+A A -A

25 Mayıs Necip Fazıl'ın 34. Ölüm Yıldönümü

-A A +A

İrfan KÜÇÜKKÖY

"DÜŞÜNEN ADAM" NECİP FAZIL KISAKÜREK (1904- 1983)

Necip Fazıl’ın yakın dostu Prof. Dr. Ayhan Songar (Otoriter psikiyatrist), evindeki bir sohbetimizde, Necip Fazıl’ın yüz görüntüsü için “Düşünen Adam Sembolü” demişti. Her düşünce yüzde bir çizgi bırakırmış. Necip Fazıl’ın yüzü derin, hafif, irili, ufaklı binlerce çizgiyle doluydu. Ben hiç kimsenin yüzünde bu kadar çizgi görmedim. Alnı, yüzü çene altına kadar yeni nadas olmuş tarla gibi çizgi çizgi idi. Sanki her çizgi bir çileyi temsil ediyordu. Yüzünü seyrederken bu düşünceleri hatırlardım. Davası adeta yüzünde sembolleşmişti. Stres kelimesi o tarihlerde psikiyatri uzmanlarının kullandığı bir hastalık ismiydi. Bu kelimeyi avam, halk hatta okumuşlar bile bilmezlerdi. Anlasalar bile kullanmazlardı. Geçenlerde beş yaşındaki torunum bebeği ile oynarken “stres yapma” diye bağırıyordu. Adeta bebekler “anne” demeden önce “stres” diyecekler. Prof. Dr. Ayhan Songar üstad, bu değerlendirmeyi yaptığı zaman, stresin insan vücudu, özellikle yüz bölgesindeki etkilerini de örneklerle anlatmıştı. Düşünen Adam’ın çok konuyu kendine dert edindiğini, onun da yüzünde iz bıraktığını anlatmıştı.

FİLOZOF NECİP FAZIL

 Düşünen Adam tabiri düşünce sahibi adam, düşüncelerini sistematize eden kişi anlamına da gelir ki, buna ilim dilinde filozof denir. Necip Fazıl bir filozoftu. Şair olarak sadece hislere değil, mantığa ve akla da hitap ediyordu. Denilir ki her şair, biraz da filozoftur. Divan edebiyatı geleneğinde filozof şairler vardır. Ancak Necip Fazıl bu kalıplara sığmaz. Hele divan edebiyatı kalıbına hiç sığmaz. Keşke Necip Fazıl’ın şairliği üzerinde durulduğu gibi filozofluğu üzerinde de yorumlar yapılmış olsaydı. Araştırmacılardan bekliyorum.

ŞAİRLER SULTANI NECİP FAZIL

Necip Fazıl şüphesiz “Sultânü’ş-Şuara”, (şairlerin sultanı) dır. Bu ünvan ona “Türkiye Yazarlar Birliği” tarafından resmen verilmiştir. Büyük şair geçinen ve sol fikriyatı temsil etmesi dolayısıyla ismi ayyuka çıkarılan birçok kişi, şiir mütercimliğinden şairliğe geçerken, başka bir ifade ile tercüme fikir ve duyguların altına imza atarken, bazıları zengin divan edebiyatından hırsızlık yapıp sadeleştirme tarzında şiirlerini ortaya koyarken, o gerçekten kendi ruh dünyasını dile getiren, şimdiki tabir ile gerçekten özgün şiirler yazmıştır. O bir ekol olmamıştır. Ekol olmak taklit edilebilir olmak demektir. O, bir ekole sığmayacak kadar büyük şairdir. Bir ekol içine sokmak, şairi ve şiiri sınırlandırmak demektir. Bu durumu zincirle bağlanılıp dar bir alanda otlatılan atlar gibi, iç dünyasının ifadesini belli kalıplar içine hapsetmek demektir. Onun iki şiiri bile, bir ekol içine sığdırılamaz.

Ben de şiirle uğraştım. İnsanın iç dünyası her zaman aynı değil ki, İfade tarzı olan şiirler aynı olsun. Hisler bazen sevinçten, bazen üzüntüden, bazen sevgiden, bazen kinden, bazen coşkudan, bazen öfkeden kabarır. Şair iç dünyasını zirve noktada en ince nüanslarına kadar yakalayıp kelime kalıplarına döken, dökebilen kişidir.

Şiiri okuyan, şairle, şiirle özdeşleşmelidir. Şiirin ruhu ile şairin o andaki ruh hali ile özdeşleşmelidir. Kaldırımlar şiirini okurken sanki oradaki her taşa basan benim, o yalnızlığı, o garipliği yaşayan benim gibi oluyorum. Mehmed’e Mektuplar’ı okurken sanki zindanda olan benim, baba katili ile baban aynı safta derken, sanki o safta ben varım. Bir büyüğe saygının, bağlılığın zirvesini anlatırken sahibinin ardından koşan “üç ayaklı topal köpek” benzetmesi ne kadar oturmuş, diyoruz. Şiiri tamamladığımızda etrafımızda izinden gidilecek bir büyük insan, bir model büyük arıyoruz. Şiirle bütünleşiyoruz. Tabiî ki bu birkaç satır içinde büyük şairi takdim mümkün değildir.

Necip Fazıl şairliğini erken zamanda hissettirmiş, cumhuriyetin ilk dönem edebiyatçıları onu erken keşfetmişler ve otuz yaşına girmeden önce şiirleri ortaokulların Türkçe kitaplarında ve liselerin Edebiyat kitaplarında ders olarak okunur olmuştur. Ne var ki dindarlığa yönelmesiyle adı Türkçe kitaplarından çıkarılmış ve fakat ölmeden önce tekrar girmiştir. Çıkarılışından elli yıl sonra tekrar okunduğunu bizzat görmüştür.

Necip Fazıl esprileriyle de anılır. Sohbetlerinde ve yazılarında seviyeli, düşündürücü, hatırlarda kalıcı espriler yapmıştır. O bir Polemik ustasıdır. Bazı gazetecilerle polemikleri meşhurdur. Yazar Falih Rıfkı ile atışmaları köşelerinde uzun sürmüş, yazara  “Şengül  Hamamı”nı hatırlatmış ve kalemi ile ilgili bir benzetme yapmıştı. Falih Rıfkı polemik yarışından böylece çekilmişti.

DAVA ADAMI NECİP FAZIL

Bütün bu tanımların ötesinde ve üstünde Necip Fazıl bir “Dava Adamı”dır. Davasını bayrak yapmıştır. Yanlışlara baş kaldırma ve zülümlere dayanma azmi ile  o, İslam davasının, insanlık davasının, yüksek şahsiyetli sembol ismidir. Şunu gönül rahatlığı ile ifade edeyim. Necip Fazıl’ın büyük dava adamı olması, büyük şair olmasının da üstündedir. Büyük dava adamı davasını her şeyin üstünde tutandır. Dava adamı davasını rahatının, çoluğunun çocuğunun, eşinin aşının önünde tutandır. Tabii ki toplumda böyle insanların sayısı azdır. Bu cesaret ister, bu yiğitlik ister, bu fedakârlık ister, bu çıkarlarından feragat ister. Özel çıkarlarını öne çıkaranlar dava adamı olamazlar. “Sahte kahramanlar” dava adamı geçinip de unvanı tutmayan kişilerin lakabıdır. Esasen dava adamı da ün ve unvan için çalışmaz. Böyle bir hedefi olamaz.

Necip Fazıl; İslam’ın, İslamî fikirlerin, İslamî eğitimin ahlak anlayışının rafa kaldırıldığı bir devirde öncülük etmiş ve bu konuları gündeme taşımıştır. Belli bir yaşta bu fikirleri ifade etmeye başlamış ve hayatının sonuna kadar ısrarla temsil etmiştir. “Büyük Doğu” dergisini bunun için çıkarmış, gazetelerdeki makalelerini bu içerikle kaleme almış, şiirlerini bu ruhla yazmış, tiyatro eserlerinde bunu canlandırmış, konferanslarında bunu işlemiş, özel sohbetlerinin konusu bile davası olmuştur. Hapishanelerde bunun için yatmıştır. Gariptir ki, mahkemelerde savcılar tarafından kendisi için üç yüz sene sürecek hapislik istenmiş ve fakat hiç hüküm giymemiştir. Nâ hak yere zindanlarda çürümüştür. Zindana girmiş, çıkmış ve tekrar yeni sayı çıkarmış, zindanı boylamış. Bir ömür böyle sürmüştür.

ÜSTAT NECİP FAZIL

Necip Fazıl’a en yakışan isimlerden biri de “Üstat” lafzıdır. Milliyetçi muhafazakâr çevrede üstad deyince hep Necip Fazıl anlaşılırdı. Zaten kendisi de üstad denile denile ismini adeta unutmuştu. Hâlâ o çevre ve biz eskiler, onu tanıyanlar, ondan “Üstad” diye bahsederiz. O İslam aleyhtarlarına, millet ve ahlak düşmanlarına karşı dik durmanın üstadıdır. Topluma bunu öğretmiştir. O dini ve millî değerleri bayraklaştırmanın üstadıdır. Topluma bunu öğretmiştir. O Hz. Peygamberin sevgisini, gönlünün zenginliği içinde tam bir imanla, ihlâsla haykırmıştır. O peygamber sevgisinin üstadıdır. Allah sevgisinin üstadıdır. Büyük şair olarak şiirin üstadıdır. O büyük dava adamıdır. Davasının üstadıdır.

İlk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı 1925’de, yirmi yaşındayken neşretti. Yirmi üç yaşındayken neşrettiği “Kaldırımlar” isimli şiir kitabıyla büyük şair unvanını aldı. 1932’de “Ben ve Ötesi” şiir kitabını neşrettikten sonra Türkçe kitaplarına ders olarak girdi. 1947’de “Sabırtaşı” isimli eseri CHP piyes yarışmasında birincilik aldı. 1948’de dindarlığını açıklaması üzerine ders kitaplarından çıkarıldı. Kozmopolitler hasım ilan ettiler.

ESPRİ ÜSTASI NECİP FAZIL

Necip Fazıl esprileriyle de anılır. Sohbetlerinde ve yazılarında seviyeli, akılda kalıcı, düşündürücü espriler yapardı. Esprileri yerli yerine otururdu.  Aniden telaffuz ettiği esprileri onun yüksek zekasını ifade ederdi.

Necip Fazıl’ın en yalnız anında üç arkadaş, biz vardık yanında. Üstelik bu tabir Üstad’ın kendisine ait. 1977 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı toplantı yaptı ve bir kokteyl düzenledi. Kokteylden sonra bakan bey bir konuşma yaptı. Ardından emekli basın mensuplarına emekli basın kartları ve basın hizmetinde yirmi beş senesi geçenlere Şeref basın Kartları merasimi yapıldı. Necip Fazıl Kısakürek’in adı da Şeref Basın Kartı alacaklar listesi içinde vardı.  Bunlar zaten birkaç kişiydi. Toplantı, İstanbul Çemberlitaş’da Dâru’ş-Şafaka binasında yapıldı.

Önce bir kokteyl verildi. Kokteyl salonu, zemin katta idi. Toplantıda sağ gazetelerden kimse yoktu. Sadece ben (İrfan Küçükköy), Bayrak Gazetesi sahibi Yıldırım Kemal Akıncı ve Sabah gazetesi (o tarihlerde Süleyman Efendici) sahibi Mehmet Arıkan vardık. Herkes, kadehlerinde içki yudumlarken biz üçümüz, kapalı şişede meşrubat arıyorduk. Kokteyl salonunda bir buçuk saat kadar oyalandık. Bu esnada davetliler konferans salonunda ikinci katta toplanmışlar. Üst kata çıkarken merdiven kenarındaki pencerenin süvesine oturmuş halde, yalnız bekleyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i gördük.  Yukarıya çıkmış, kalabalıktan ve ilgisizlikten iyice sıkılmış. Topluluktan ayrılmış, pencere kenarına oturmuş. Yanına vardık elini öptük. Kendimizi tanıttık. Çok memnun oldu. Bir sandalye bulduk. Oturmasını sağladık. “En yalnız anımda Allah bana sizi gönderdi. Mahşerde yalnız gibi kalmıştım.” dedi.  Mahşerde bütün insanlar Mahşer meydanında olacak ama herkes kendini yalnız zannedecek. Kimse kimseyi telaşından göremeyecek, bakamayacak. Onun için diyorum ki “Necip Fazıl Kısakürek’in en yalnız kaldığı zamanda yanında ben vardım”. Sohbet ettik. Hüznü dağıldı, neşesi yerine geldi. Çok geçmeden ismi anons edildi. Kürsüye kadar eşlik ettik. Şeref basın kartını alkışlar arasında aldı.

YALNIZ ADAM NECİP FAZIL

Necip Fazıl Kısakürek için, yakın tanıyanlar “Yalnız adam” tabirini kullanırlardı. “Büyük Doğu” dergisinin, baş makalesinden, yarım sütunluk küçük bir haberine kadar bütün yazılarını, kendi yazar, konuları kendi seçer, resimleri kendi bulur, mizanpajı kendi yapardı. Büyük Doğu Gazetesi, çok etkili olurdu. Çünkü her sayı bir olaydı. Hele 1950 öncesinde her sayı Necip Fazıl’ın hapishaneyi boylaması demekti. Bir sayısında, kapağa bir kelle yerleştirir ve altına şu sloganı yazar “Başımızda kulak istiyoruz”. İsmet İnönü cumhurbaşkanıdır ve kulağı az duymaktadır. Derhal bu sayı toplatılır ve cumhurbaşkanına hakaretten Necip Fazıl hapishaneyi boylar.

Dergide neşredilen “Yalnız Adam” karikatürü bende çok etki yapmıştı. Kalabalıklar sonu uçurum olan bir istikamete koşar adım yürümektedir. Yalnız bir kişi ters istikamette ama kurtuluşa yürümektedir.

CENAZE NAMAZI

Cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı. Caminin içini, ön bahçeyi, arka bahçeyi, sokak aralarını dolduran insan seli içinde ben de vardım. Bu insan selinin esas adı sevgi selidir. Namazdan sonra belki kırk bin, belki altmış bin kişi hep bir ağızdan, samimiyetle, içten, gönülden, inanarak “iyi biliriz” diye haykırdı. Bütün Türkiye’de dua seli coştu. Ruhuna milyonlarca Fatiha, on binlerce Yasin, binlerce hatim okundu.

Vasiyetinde Hanefî mezhebinde olmasa bile diğer mezheplerde var olan bir ricada bulundu. “Beni sevenler benim için bir vakit kaza namazımı kılsın”. Birçok insan bunu ifade etmiştir. Şahsen ben de sevabı onun ruhuna bağışlanmak üzere bir ikindi namazını kaza ettim. Allah kabul buyursun.

Hadis-i şerifte “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyruluyor. Ümit ederim ki, sevgisini haykırıp durduğu Hz. Peygamber ile onun mübarek arkadaşları ashab-ı kiram ile yoluna baş koyduğu Allah dostları ile kabir hayatında da beraberdir. Cennet hayatında da beraber olacaktır.

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.05.2018 - 13:16 -246-
Bu sayfayı paylaşın :