+A A -A

Araştırmacı Yazar Sinan BAŞAK ile 'Ortadoğudaki Son Gelişmeler' hakkında röportaj

-A A +A

 

Araştırmacı-Gazeteci-Yazar Sayın Sinan BAŞAK ile yaptığımız röportaj:

SORU. Sayın Başak son beş senedir internet üzerinden yayın yapan www.anahabergazete.com sitesi olarak röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür ederiz. Önce okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız? 

1957 Van doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Van’da, yüksek öğrenimimi Konya’da tamamladım.

14 yaşımdan  itibaren siyasetle ve sosyal meselelerle ilgilendim. Yeniden Milli Mücadele hareketi içinde yetişmeye, öğrenip, öğretmeye, bir mü’min olarak üzerime düşen vazifeleri yapmaya çalıştım.

1987 yılından itibaren sırasıyla Islahatçı Demokrasi partisi ve Millet Partisinde çeşitli vazifeler üstlendim. 2003 yılından itibaren siyasetle ilişkimi yarıda bırakıp, bölgenin, ülkemizin ve İslam coğrafyasının sorunlarını Van Düşünce Platformu isimli dernek ve Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim vakfı çatısı altında yürütmeye başladım.

Yazı hayatıma 1991 yılında Van’da yerel gazetelerde yazı yazarak başladım.

Bu aralarda Van  merkezli yayın yapan birçok televizyonda yayın yönetmenliği ve programcılık yaptım.

Evli ve dört çocuk babasıyım.

SORU. Sayın Başak röportajımızın konusu çok sıcak gelişmelerin yaşandığı coğrafya olan Orta Doğu olacak. Orta doğu coğrafyası dünyanın satranç tahtasına dönmüş vaziyette. Bölgesel ve küresel çapta iddia sahibi olan bütün devletler yakın uzak demeden bu coğrafya ile yakından ilgileniyorlar. Etnik, dini ve mezhepsel farklılıkları zenginlik olarak gören Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra bu farklılıklar batı devletleri tarafından ısrarla kaşınarak, istismar edilerek savaşların, çatışmaların, terörün hortlatılarak kol gezdiği, Müslüman kanının oluk oluk aktığı bu coğrafya milletlerinin yakın geleceklerini nasıl görüyorsunuz?

Sinan Başak: Öncelikle bizi muhatap alıp, meselelerimizin tahlilini istemenizden dolayı Allah razı olsun diyorum. Genellikle bu tür konular, Ankara ve İstanbul merkezli düşünen, düşünce erbabına sorularak anlaşılmaya çalışılır. Ömrünü toprağında geçirmiş insanlara bu konular sorulmaz, düşünce kuruluşlarımızın ve bir kısım siyasetçi ve aydınlarımızın çıkmazıdır aslında bu konu. Sazcı, sözcü, aktirist ve artistler ve ömründe bir defa dahi bölgeye gelmemiş kişiler öne alınıp sorunların çözümünde fikirlerine başvurulur.

Bu sebeple sizlere teşekkür ediyorum.

Gelelim sorunuza; Çok kapsamlı bir soru sordunuz, aslında içerik olarak sorunuzda meselelerimizin çözüm adresini de vermişsiniz. Osmanlı medeniyetine ki bu medeniyet İslam Medeniyetinin son yüzyıldaki beden içindeki ruhu gibiydi.

Geniş kapsamlı saldırılarla, Devleti Aliye’yi Osmaniye, yıkılırken bile güzelliklerle doluydu. Osmanlı tarihin tozlu sayfalarında yerini almış olan hiç bir imparatorluğa nasip olmayacak bir diriliğe bir canlılığa sahiptir. Osmanlı bu dirilikle, şimdilerde İslam medeniyet havzasındaki yerine yerleşti.

Geniş kapsamlı saldırıların teferruatına girerek malumat füruşluk etmek istemiyorum.

Şunu özellikle belirteyim ki ”yerleşti” büyük manasının önemi büyüktür. Türkiye’nin gelecek kurgusunun, medeniyet havzasına yerleşen ruhun bedene kavuşmasına bağlı olduğuna inanıyorum. Çünkü bu bedene giydirilmiş ölü kefeni yırtılıp açıldı.

Sorunuzda bahs ettiğiniz Müslümanlar arası sorunlara ve zalimliklere, çatışmalara, coğrafyada gözü olan (çıkar ve ideolojik saikler) siyon-haçlı ittifakının ideolojik megalomanisi sebep olmaktadır. İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda bu megalomani ittifak, tahrif olmuş inanç esaslarını önceleyen savaş (armagedon) için, seri katiller çetesine dönüşüyor. Bu seri katiller çetesi katliamlarına demokrasi sosu katarak İslam beldelerine fesat ve fitne tohumları ekmektedir.

Muharref kitapları ve sapkın inanç değerleri için “kutsal savaş” sürdüren siyon-haçlı ittifakı, sömürge dönemlerinden itibaren içimize yerleştirdiği toplumla ilişkisi kesilmiş, inançlarıyla kavgalı aydın, siyaset ve bürokratlar tarafından 180 yıldır korunurken, bu gidişe dur demek isteyen vatanseverlerin 2006 tarihinden itibaren başlattığı bağımsızlık ve milli duruş hamlesinden sonra Osmanlılık ruhu depreşmeye başladı. Osmanlılık geriye gidişin aksine, mazlum coğrafyaya yerleşik bir ruhun bedene girmesi, medeniyetin yeniden dirilişi ve şahlanışıydı. Bu ifadelerim hamaset değildir. Bir gerçektir. Mazlum coğrafya bu ruhu iliklerine kadar hissetmektedir. Bu hissi 2006 hamlesini gerçekleştiren bu ülkenin evlatları yaymış ve vermiştir. İnsanlık ve mazlum milletler İslam medeniyetinin sönmez ışığında yürümek sevdasına tutulmuşlardır. Bu sevda kor haline geldiği zaman mazlum coğrafya başta olmak üzere insanlık buhranlarından kurtulacaktır.

Bizi, kendi sapkın ve tahrif edilmiş inanç esasları üzerinden vurmaya çalışan siyon-haçlı ittifakı şunu bilmeli ki; İslam inanç esasları içinde Kur’an ve hadislerle gelecek kurgusunun Müslümanlara müjdelenmiştir. Hangi tür silahla kavgayı sürdürür ve büyütürlerse büyütsünler “ Zafer Hakkın ve Hakka inananların olacaktır”. Şam ve Irak eksenli fitne ve fesat hareketlerinin olacağını asrın insanına bildiren efendimiz (Selat ve selam onun ehli beytinin ve ashabının üzerine olsun) hadislerle bu sapkın güruhun kahrolup gideceğini bizlere müjdelemiştir. Bu müjdeyi hayata geçirmek için kuvvet sahibi olmak için çaba içerisine giren bir ülkede yaşıyoruz hamdolsun.

Belki çok can kaybedeceğiz lakin uyanan milletimizin diriliş hamlesi ümmet-i Muhammed’e umut olmuştur, bugün, işgal altındaki beldelerimizde Müslümanlar canları pahasına -devletten de yoksun- bir cihat yürütmekte ve kahrolası sömürgeci güruha dünyayı dar etmektedir.

Hiç ümitsiz değilim, olmamalıyız da, gelecek ve arz Müslümanlarındır.

SORU.  Kuzey Irak’ta Barzani’nin yaptığı referandum Irak’a komşu ülkelerdeki kürt nüfuslar tarafından sizce nasıl algılanmıştır. Bu konuda bir gözleminiz olmuş mudur?

Sinan Başak: Gerçekten zor bir soru sordunuz. Bu soru tek cepheden bakılarak cevaplanamaz, bu sorunun birkaç yönü ve birkaç cevabı vardır.

Öncelikli cevap psikolojik yönüyle tahlil edilerek verilebilir. Şöyle ki; Osmanlının yıkılışı sonrası kurulan uydu devletçiklerden sonra geçmişte her Kürdün bir devlet kurma hayali olmuştur. Şimdi de dindar olsun veya seküler olsun çok önemli sayıda bir nüfus bunu istemektedir. Malumunuz son yüzyılda 1946 Mart ayında İran topraklarında Rusya, İngiltere ve İran üçlüsünün onayıyla “Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti” ismiyle Gazi Muhammed tarafından bir devlet kuruldu. Gazi Muhammed’in Genel Kurmay Başkanlığını Molla Mustafa Barzani yapmaktaydı. Irak’ta İngilizlere karşı sürdürdüğü mücadeleyi bırakıp İran’a geçmiş ve kurulan devlette görev almıştı Molla Mustafa.

Fakat 1946 Martında bu triyonun onayıyla kurulan Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti aynı güçlerin işbirliği ile 1947 Şubatında yıkılmış ve Gazi Muhammed ve arkadaşları toplu halde idam edilmişlerdir. Molla Mustafa Barzani de Irak’a geri dönmüş, İngilizlerin saldırılarına dayanamayıp, büyük acılara gark olacağı SSCB seyahatine Türkiye sınırını kullanarak çıkmıştır

Bu konuda müstakil bir eser kaleme alan Mehmet Emin Bozarslan (Muş müftülüğü yapmıştır) bu devletin yıkılmasına sebep olan öncelikli hususun Gazi Muhammed ve arkadaşlarının “devletin anayasal sisteminin İslam hukukundan esinlenmesi” olduğunu yazar. İşgal dönemlerinden sonra kurulacak ilk İslam devleti olma özelliğini tehlikeli bulan Rusya İngiltere ve İran onay verip kurulmasına göz yumdukları devleti, kendi elleriyle yıkmış ve devlet kurucularını idam etmişlerdir.

Bu 1946 yılında meydana gelen bir konuydu fakat bunun öncesinde Irak eksenli Molla Mustafa Barzani ve aile büyüklerinin İngilizlere karşı verdiği bir mücadele vardır ki bu Kürtler arasına nesilden nesile aktarılan bir konudur. Misak-ı Milli sınırlarına dahil olan toprakların 500 bin sterlin karşılığında İngilizlere bırakılmasının ardından hilafetin ilgasıyla başlayan süreç, Barzani ailesinin ve Kürtlerin mücadelesinin nirengi noktasıdır. Kürtler tarafından Irakta sürdürülen mücadele Osmanlıyı yıkan, bölen uydu devletçikler kurduran İngilizlere karşı yapılmıştır. On binlerce şehit verilmiştir bu süreçlerde.

Mustafa Kemal hilafeti öylesine nazik bir dönemde ilga etmiştir ki; Irakta sürdürülen İngiliz karşıtı savaşın durmasına sebep olmuştur. Plebisit yapılması için Cemiyet-i Akvam karar almış ve Irak’ta Kürtler, Türkmenler ve Araplar İngilizlere karşı savaş verirken bir anda hilafet kaldırılmış ve İngilizlere karşı savaşı sürdüren kesimler durdurulmuştur.

M. Kemal ÖKE beyefendi -Musul Kürdistan- isimli eserinde Irakta, Ankara’ya bağlanmak için savaş yapan Mahmut Berzenci önderliğindeki Kürtler ve diğer topluluklar Ankara’nın hilafeti ilga ettiğini duyduklarında silahları bıraktıklarını söylerken, en ilginç olanında İngiliz Savaş sorumlusu olan şahsın sabah erken saatlerde uyandırılıp “Sör, Mustafa Kemal Hilafeti ilga etti” müjdesini! Verdiklerinde “inanmıyorum bu adam bu kadar akılsızlık yapamaz, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz” diyerek haberi ileten subaylarına inanmadığını bildirmektedir. Sonra İngiliz elçiliğinden haberi alınca şapkasını havaya atıp “bundan sonra Musul Kerkük bizimdir” diyerek sevinç naraları attığı vesikalara geçmiştir.

Kısacası Kürtler Misak-ı milli sınırlarında Ankara’nın içinde kalmak isterken birileri ve bir yerler bunu istememiş ve Kürtler başta olmak üzere diğer toplulukları İngiliz sömürgesinde bıraktırmışlardır. Bir yandan Kemalist yönetim, öte yandan İngilizler Kürtlerin varlıklarıyla birlikte yok olması için her metodu denenmişlerdir. Anadolu’da milletin cendere içinde zulüm çektiği zamanlarda Kürtler iki yönlü cendereye tabi olmuşlar biri Kürtlükleri sebebiyle bir diğeri Müslüman kalmaktaki ısrarları sebebiyle.

Kemalistlerin Irak’ı hilafeti ilga ederek İngilizlere satması, diğer toplulukları sindirirken Kürtler İngilizlere karşı savaşlarını sürdürmüşlerdir. Diyebilirim ki İslam coğrafyasında Milli Mücadeleden sonra İngilizlere karşı savaşı sürdüren tek topluluk Kürtlerdi.

BU işin Kürtler üzerinde uyandırdığı psikolojik bir etki vardır ve bu etki bir devletle ancak dindirilebilirdi. Yaklaşık olarak yüz yıldır önce İngilizlere sonra onların yerli elemanlarına karşı bir mücadele verilmiştir. Bu mücadelenin 1926 yılında yüz üstü bırakılması, sonrasında kurdurulan devletlerinin 11 ay sonra yıktırılması, Kemalist rejim tarafından herkese yapıldığı gibi Kürtlere de zulüm yapılması, asıl sorunun İslam dışılık olduğunu unutturup ulus devlet olmasının kendilerine faydalı olacağına inanan birkaç nesil meydana getirmiştir.

Bu nesillerin içinde dindarlardan tutun seküler solcu anlayışlara kadar her kesimden insan vardır.

Bu işin ikinci cephesi uydu devletlerin kendi içlerinde barındırdığı ancak zulümlerine maruz kalmış Kürtlerin asimilasyona karşı dirençleridir. Bu dirençleri İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde 2. Sınıf vatandaşlığın getirdiği sorunlar sebebiyle sömürge ülkeleriyle geliştirdikleri ilişkilerdir. Önce böl, parçala ve sonra yut stratejisi bu ülkelerde öylesine derin işlendi ki Kürtler “denize düşen yılana sarılır” misali kendilerini özgür yapacağını söyleyen herkesle ve her devletle ilişki kurmakta, geliştirmekte beis görmediler. Kürtler dışındaki toplulukların devletleriyle itaatkâr bir ilişki kurması, Kürtlerin bunun dışında tutulması saydığımız devletler üzerinde hesap yapan küresel güçlerin, plan ve projelerini Kürtler üzerine bina etmesine sebep oldu. Bu sıralarda bulundukları her ülkede -Türkiye hariç- Kürtler devletlerine savaş açan diğer devletlerin yanında oldular. Türkiye’de de PKK terör örgütünün kurucu derin devletin elinden kaçtığı yıllara kadar, tahminim bu tarih 2002 yılıdır. Her devlet kendi Kürdünü hain ilan etti bu sıralarda, ulus devlet mantığıyla da hain ilan edilmeleri garipsenmedi.

Kürt meselesi aslında Türkiye’nin meselesidir. Türkiye için bu konu Filistin meselesinden de önemlidir. Buna dair çok yazılarım olduğu için konunun ayrıntısına girmek istemiyorum.

Diğer bir cephesi, Küresel güçlerin sömürge alanı olan petrol üreten İslam coğrafyasında kendilerine hizmet edecek kavimlerin, toplulukların çıkar amaçlı koruma altına alınması teşebbüslerine, özellikle Kürtlerin verdiği karşılıklar ve bu arada Türkiye’nin bir iki yıldır fetö ve PKK sebebiyle Irak Kürtleriyle olan ilişkisinde duygusal yaklaşımlarla, güven esaslı bir politika yürütüp hamleyi Kürtlerden beklemesiyle alakalıdır.

Türkiye geliştirdiği ilişkide düşman güçlerin Kürtler üzerinde yürüttüğü politikanın boşa çıkacağını umuyordu. Barzani Amerika, Avrupa Ülkeleri ve İsrail ilişkilerini ekonomik imkânları sunarak ve duygusal bir yönelimle yürüttüğü politika sebebiyle küçümsedi. Hâlbuki 1991 yılında 1. Körfez savaşında Amerika’nın 3000 kişilik Yahudi asıllı kişileri peşmerge kıyafeti giydirerek Türkiye’nin gözetiminde İncirlik hava üssünden Guam adalarına götürüp eğittiğini, birkaç yıl sonra geri getirip devletin önemli  kademelerine yerleştirdiğini bilmesi veya unutmaması lazımdı. Siyon-haçlı ittifakı ve küresel güç Irak’ta bir Kürt devletinin oluşmasının zamanının geldiğini görerek devlet kademesine Yahudi asıllı Kürt görünümlü kriptolarını yerleştirmişti. Biz bu kriptolara yabancı değiliz. Bizde de aynısı farklı bir şekilde yapılmıştı. 1926 yılında 28 bin Yahudi ailesi batıdan Türkiye’ye sokulmuş isimleri Türk ve Müslüman  ismiyle bezenmiş kriptoları halen söküp atabilmiş değiliz. Türk ve Kürt görünümlü bu kriptolar bizi nasıl batının sömürgesi yaptılarsa, bugün Irak’ta referandumda boy gösteren İsrail bayrakları da bu Kürt görünümlü kripto Yahudilerin eseridir.

Burada yeri gelmişken bugün İsrail bayrağı taşıyan kripto Yahudiler yüzünden kızdığımız Barzaniler 1956 yılında zamanın Başbakanı merhum şehit Adnan Menderes beyefendiye bir mektup yazmıştır. Bu mektubu Müfid Yüksel bey bulup yayınladı. Nereden nereye diyebileceğimiz satırlarla dolu, ki bu mektup yazıldığında İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesiydik.

Menderesin cüretkâr tavırlarından cesaret alarak yazdığı kanaati var Müfid beyde.

Molla Mustafa Barzani’nin amcası Şeyh Abdüsselam’ın oğlu Şeyh İsmail Barzani’nin 1956 yılında Başbakan Menderes’e yazdığı mektuptan bir kısmı..

“Siyonistler ellerindeki, mücehhez silahlarla kurşun ve bombalar kullanarak Filistin insanının haremine tecavüz etmekte, çocukları katletmekte, ulemadan olan dostlarımızı ortadan kaldırmaktalar. Kurdukları devlette, ellerindeki mücehhez, donanımlı kara, deniz ve hava silah ve güçleriyle bunlar güzelim köyleri bombalamakta ve vurmaktalar. Biz bu şekilde, en derin saygılarımızla sizden buna ehemmiyet vermenizi ve Yahudilerin Filistin’den kovulması için gerekli tedbirlere başvurmanız için bunu arz ediyoruz. Ta ki burada gasbedilmiş topraklar üzerinde bir devlet tesis edemesinler. Yahudileri Filistin’den çıkarmak dinî bir vecibe’dir. Bu hususta cehd göstermemiz, tabiî ki, mücadele etmemiz Allah’ın (C.C) emirlerinden’dir.”

Bu mektuba merhum başbakanın ne cevap verdiğini bilmiyorum.

Ayrıca Irak’ta 2. Körfez savaşının mağlubiyetle sonuçlanmasını bizdeki Fetö örgütlenmesi modeliyle örgütlenen Kesnizani tarikatında aramak gerekir. Saddam Hüseyinin eşi, çocukları başta olmak üzere bütün kuvvet komutanları Kesnizani tarikatının üyeleriydiler. Bu tarikat Kuzey Irak’ta başlayan, Irak’ın geneline yayılan daha sonra CİA ve MOSSAD etkisine giren tipik bir fetö örgütlenmesiydi. Tarikat şeyhi Kürt asıllıydı. İlk başlarda masum bir Nakşi hareketi olarak başlayan Kesnizani daha sonra şeyhin vefatıyla başa geçen oğul Abdulkadir Kesnizaniyle birlikte CİA kontrolüne girdi. Bu örgüt halen Kuzey Irakta ve Irak’ın tamamında çok etkilidir ki Abdulkadir Kesnizani bakanlar kurulundadır ve hükümette görevlidir.

Kripto Yahudiler Kürt görünümüyle bürokrasiyi ele geçirdikleri gibi, CİA ve Mossad da Kesnizaniyle bütün Irak’ta siyaset ve bürokrasi üzerinden etkisini sürdürmektedir.

Hayret ettiğim konu Türkiye’nin bu bilgilere rağmen bunu önleyecek tedbirler almaması veya alamamasıdır.

Türkiye Mesut Barzani’yi bu ülkeye getirip (sanırım 2009-2010 yıllarıydı) gizli bir şekilde 20 gün misafir ederek bölge ve sorunlar hakkında bilgilendirip ileride yeni Türkiye’ye bağlamanın hesaplarını yaptıysa, Kürtler üzerinde hesap yapan küresel güçlerde bu projemizin akamete uğraması için ellerinden geleni yaptılar.

Allah-u alem Irak Kürdistan’ı yakın bir gelecekte geçmişte kurguladığımız şekliyle bu ülkenin geçmişteki gibi bir parçası olacak ve küresel gücün hesaplarını Türk ve Kürtler elele vererek boşa çıkaracaktır. Yeter ki doğru kelam ve hamleler geliştirelim.

SORU.  Bu referandumun bölge ülkeleri açısından (Türkiye, İran, Irak, Suriye vs.) doğuracağı sonuçlar neler olabilir?

Sinan Başak: Yukarıdaki bir soruya verdiğim cevapta Kürt meselesinin aslında bir Türkiye meselesi olduğunu söylemiştim. Kürt meselesi Türkiye’nin meselesidir. Kürtler homojen bir yapı içinde değiller. Anadolu Kürdüyle Irak, Suriye ve İran Kürtleri arasında değerler manzumesi yönünden, coğrafi özelliklerin kişisel yapıya etkileri sebebiyle farklılıklar vardır. Türk olan Türkmenistanlılar, Kırgızlar ve benzerleri ne kadar Anadolu Türklüğüyle benzerse, Anadolu Kürtlerinin önemli bir kısmıyla diğer ülkelerdeki Kürtlerin benzerlikleri aynıdır.

Birde önemli gördüğüm hususlardan biriside şudur. Anadoluda yaşayan Kürtler bu devletin kurucu unsurlarından birisidir. Diğer üç ülkede böyle bir kuruculuk yoktur hatta ikinci sınıf vatandaşlık sahibidirler. PKK terör örgütünün son yıllarda bu denli toplumsal taban bulmasının sebebini 1997 28 Şubat sürecinde aramak lazım. Devlet açıkça din ve dindar düşmanlığı yapınca, Kürtlerin taklidi iman sahipleriyle, seküler kesimleri siyasi yapılarına destek vermekte beis görmedi. Aslında PKK 1974 Kıbrıs harbine iştirak etmek için sokakları dolduran Kürtlerden intikam almak hareketiydi. O güne kadar sayıları mahdut, batının yetiştirdiği sol örgütlerde vazifeli siyasal Kürtçülerin dışında % 99.9 Kürtler Rumlara karşı Kıbrıs’ta savaşmak için her yolu denediler. Küresel güç bunu derin yapıyla bağlantılı şekilde PKK örgütünü icat ederek düşmanlığa dönüştürmek istedi. Tabi ki başaramadı. Kürtler ve Türkler Müslümanlıkları sebebiyle kardeş kalmakta ısrar etti.

Barzani ve Irak Kürdistan’ının Türkiye’deki karşılığı psikolojiktir. Bir devletimiz olsun hayalinden başka da bir anlamı yoktur Anadolu Kürtlüğü için. Kısmen destek olanlar elbette vardır. Barzani ve kriptolar gelecek kurgusunu batının icat ettiği ütopik harita üzerinden hesap edebilirler lakin bu devletin aklı duygusallığı bir tarafa iterek medeniyetinden aldığı ilhamla vahyin mihengine vuracağı hamleleri başarırsa, bu hayalin içine Türkiye’nin eyaleti olan bir Kuzey Irak gerçek olarak girer. Bu Türkiye’nin yeni vizyonuna ruh veren İslamın esaslarının dikkatlice ele alınmasıyla mümkündür. Kavmi ve diğer beşeri endişelerle meseleye bakılması yanlıştır. Bu hususun kısa sürede giderileceğine inanmak istiyorum.

İran için farklı senaryolar gelişebilir, çünkü İran yakın tarihte Mahabad Kürdistanı yıkmış, o bölgede yaşayan Kürtler 2. Sınıf vatandaş muamelesi görmekteler. İran İslam hukukunun gereğini değil Şia hukukunun gereğini yaptığı için her Sünni vatandaş gibi Kürtlerde İran’da 2. Sınıf vatandaştırlar. Zaten Irak’taki referandumdan sonra sevinç gösterileri İran Mahabad bölgesinde yapılmıştır. Şahsen İran’a tıpkı batılı devletlere, İsrail ve Amerikaya güvenmediğim gibi güvenmiyorum, lakin içindeki çoğunluğu şii 25-30 milyon Türk ve birkaç milyon Kürt’ten dolayı ve Irakla sınır komşuluğu sebebiyle Türkiye İran’la sağlam ve kalıcı ilişki geliştirebilir. Yalnız unutulmaması lazım gelen husus, Yeni Türkiye’nin ümmete sunduğu tasarılarla, İran’ın mezhepçi politikalarının birbiriyle uyumlu olmasının mümkün olmaması. Nasıl bir metot uygulanır onu bilmem. Eğer Sultan Aziz dönemindeki gibi Türkiye’nin ümmet vizyonuna evet derlerse İran’la her türlü anlaşma mümkün, yok eğer mezhepçi çıkarcılık esas alınırsa Irak referandumuna göstereceğimiz toplu tepki, hem içimizde sıkıntılı süreci hızlandırır ve hem de bölgeyle alakalı gelecek vizyonumuza darbe vurabilir.

SORU. Şu an bu bölgede yaşanan sıcak gelişmelerde ABD ve top yekun batının rolü nedir? Oyun kurucu mu yoksa çıkar hesaplarının neticesi rutin ilgilerinin bir devamı mı?  

Sinan Başak: Yukarıda söylediklerim kısmen bu soruya cevap veriyor. Bu sıcak gelişmelerin ana sebebi Türkiye’nin milli duruş sergilemesidir. Batı, son yıllarda Türkiye’den istediğini alamamaktadır. Aksine batı projelerini hamlelerini boşa çıkaran bir Türkiye vardır.

Mesut Barzani Türkiye mahrem ilişkisini kalem erbabı olarak bizler biliyorsak, batı istihbarat örgütleri bunu hayda hay biliyorlardı. Barzani düne kadar Türkiye’ye sizinleyim derken, bugün batının uygulamak için uğraştığı projelere payanda oluyorsa bu gelişme siyon-haçlı ittifakının gücündendir. Barzani ve arkadaşlarını buna zorlayan hususlar arasında yukarıda söylediklerim vardır. Muhtemel Kürdistan’ı kendi menfaatleri için kripto Yahudilerle doldurmak planlamasını batılılar uzun zamandır yapıyorlardı, buna paralel amaçları Barzani ve ekibine istediklerini yaptırmaktı, nitekim yaptırdılar.

Referandumda İsrail ve Amerika bayrakları sevinç gösterilerinde sallandı. Irak Kürtleri bundan fayda görür mü? Bu sorunun cevabı basittir. Müslüman bir topluluğa devlet kurarken, Allah ve resulünün hilafına davranan, Müslüman katili ve İslam düşmanı devletlerin sevincini eklemek yakışmadığı gibi, sünnetullaha da aykırıdır. Kafir ve müşrik devletlerin bunu yapmasında beis olmaz, lakin Müslüman bir halkın kutlamalarına bu bayrakları dahil etmek Allah’ın gazabına sebep olur. Barzani ve Irak Kürtleri bunun acısını çokça hissedecekler. 1946 yılına kadar Irak’ta Kahramanca İngilizlere karşı direnen bir topluluk bu görüntüyü vermemeliydi. Son yüzyılda her dönem batılı devletlerin ve onların peyki İslam ülkelerinin ihanetine uğrayan Barzani ve Irak Kürtleri, İsrail terör devletinin ve İslam Düşmanı Amerika’nın bayrağını gösterilerinde kullanmamalıydılar. Her türlü yardımı yapan Türkiye’nin bayrağı yerine, ona kanlı gelecek vaad eden Siyon-haçlı ittifakının bayraklarını sallayan Barzani ve arkadaşları vefasızlık yapmışlardır. Vefası olmayana vefa gösterilmez. Gavurdan dost edinene de güvenilmez. Buna rağmen Irak’lı Müslüman Kürtler geleceklerini Müslümanların yanında durmakta görüyorlar siyasetçilerinin hatalarına rağmen..

SORU. Türkiye Rusya ilişkileri hiç olmadığı kadar sık ve sıcak seyretmeye başladı. Bu ikili ilişkiyi de dikkate alarak Bölge ülkelerinin başında gelen Türkiye’nin konumunu ve rolünü ne olarak görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye satranç tahtası mı, satranç tahtası üzerindeki malzemelerden bazıları mı, yoksa oyun kurucu mu? Ne dersiniz?

Sinan Başak: Sorunuzun son kısmından bahsederek gireyim. Türkiye artık oyun kurucu bir ülke haline gelmiştir Allahın izniyle, millet evlatlarının gayretleriyle. Düne kadar BOP eşbaşkanlığını sürdüren Türkiye’den, Amerikan ajanlarını yakalayıp hapse tıkan bir Türkiye’ye. Tabi kolay gelinmedi bu yola.

Ruslara güvenmiyorum. Bugün yarın bizi yolda bırakacakları kanaatindeyim. Tabi ülkemizi yöneten zevatta bunu tahmin etmektedir. Bu çıkarımı, Mümbiç’e girmek kararında olan Türkiye’nin hamlesini Mümbiç’e Rus askerlerini sokarak PKK ve Amerikanın yanında olduğunu göstermesi üzerine yapıyorum. Rusya bağımsız bir ülke değildir. Yahudilerin ve küresel gücün emrinde olan bir ülkedir. Bizimle olan ilişkisi bizi frenlemek içindir. Soğuk savaş dönemlerinin iki kutuplu devletleri varmış gibi göstermek amaçlı bir illüzyondur rus Türkiye ilişkileri. Rus halkının rejimle ilişkisi eski Türkiye’nin halkıyla ilişkisi gibidir. Amerika Suriye’de tek başına kalmış olsaydı Allah-u alem bizler şimdi Şam’da namaz kılıyor olacaktık. Suriye’ye Rusun girmesinden sonra Amerika Suriye planlamasını yürürlüğe koydu. Amaçları belli olan bölünmeyi gerçekleştirmek ve Türkiye’yi satılmış hain Selahattinin torunları eliyle kuşatmaktı. Bunu da Rusya’nın girmesiyle sağladı. Hem Müslümanları bolca katlettiler hem de tasarılarını gerçekleştirdiler.

Burada Türkiye’nin uyguladığı sistematik diplomasinin hakkını vermek lazım. Rus uçağı düştüğü gün bizler kimsenin haberi olmadan Irak topraklarına asker ve tanklarımızı soktuk. Dünya uçağı konuşurken bizler Irak topraklarına girdik. Bunu Koral isimli kör edici teknolojiye bağladık, elbette teknolojik imkan kullanıldı ama bunu yapan beyin devletin aklıydı, Rusya Amerika ve batılı ülkeler hatta içerideki kriptolar ve  bütün dünya şaştı kaldı.

Çözüm meselesi yürürlükteyken Mossadın sabotaj için Hatay’dan ülkemize soktuğu 12 ajanının anında infaz edilmesi bağımsızlığımızın yansıyan kısmıdır.

Artık hürriyetlerini kendi milleti ve mazlum milletler için kullanan bir Türkiye var. İçeride ve dışarıda iyi organize olan, istihbaratı güçlü ve bağımsız bir devletiz. Bize vize uygulayan Amerika’ya birkaç saat sonra aynı özelliklerle hatta bir fazlasıyla bizde vize uyguluyorsak bağımsızlığımızı cümle aleme ilan ediyoruz.

Sayacağım örnekler çokça var. Bu sebep ve sebeplerle eski Türkiye yok artık. Bizimde planlamalarımızı, ümmetin ve bölgenin hatta insanlığın menfaatine olan ve olacak şekilde tanzim ediyoruz.

Şimdilik Irak referandumu konusunda kaybettiğimizi sanıyoruz lakin kazın ayağı öyle değil. Barzani duygusal şekilde çocukluğumun hayaliydi diyerek devlet talebini oyla kabul ettirdi lakin Kürtlerin Irak’ta Türkiye ve insanına olan güvenini ve sevgisini oylatmadı. Şu anda Kuzey ırak’ta bulunan halkın büyük bir ekseriyetinde, Türkiye sevgisi, bağlanmak gerekiyorsa bağlanacağımız yer Türkiye olmalıdır şeklinde genel bir kabul vardır. Türkiye sistematik diplomasisini bu kaygan zeminde rantabl sürdürürse kazanan taraf olacaktır, kaybedenler kripto Kürtler ve siyon-haçlı ittifakı olacaktır. Yeter ki bu sıkıntılı zamanda doğru konuşup doğru ve adil kararlar alalım. Çünkü bizim coğrafyada Müslümanlar halkları birleştiren hususlar, bölenlerden daha fazladır. Neden Osmanlı gibi, bir Türk Kürt Arap imparatorluğu hayalimiz olmasın. Kurgularımızı bunun üzerine bina edersek “Ey Müslüman arkamda bir Yahudi var gel onu öldür” diyecek dağlar bizimle olur. Biz şimdi bir ğarkad ağacından korkuyoruz çekiniyoruz, dağlar, taşlar, ovalar, bütün tabiat bizimleyken ğarkaddan korkmak niye?

SORU. Malum olduğu üzere bugün Dünyanın bütün  mazlum milletlerinin ve İslam aleminin dikkati Türkiye’nin üzerine çevrilmiş vaziyette. Bu yüksek ve belki haklı umut ve beklentilere cevap vermeye hazır mı Türkiye sizce? Derin bir politik şuur ve üstün strateji anlayışı Türkiye’de var mıdır? Eğer buna evet diyebiliyorsak buna ilişkin veri örneklerinden ve öngörülerinizden biraz bahseder misiniz?

Sinan Başak: İç siyasetin hengâmesinde boğulan insanımız atılan doğru adımları bile şüpheyle karşılamaktadır. Türkiye’nin iç yüzü milletimizin siyasi bölünmüşlüğü yüzünden çeşitli eleştirilere, tenkitlere maruz kalmaktadır. Bu tenkit ve eleştirilerin bir kısmı haklıdır. Devletin 2006 kararından sonra meydana gelen müsbet gelişmeleri bu tenkitlerle “adeta” boşa çıkaran kesimler hükümet erkinin elini zayıflattıklarını bilmelidir. İçeride oluşan işbirlikçi ve ihanetçi grupları bertaraf etmekle uğraşanlar, kendi siyasetlerinin içinde meydana gelen yolsuzluk, kayırma, adaletten sapma yanlışlarına karşı lazım gelen iradeyi nedense gösteremiyor. Bu hususlar tenkit etmesi gerekenlerin tenkidine maruz kalmalıdır, siyasi erk bunlara çözüm getirmekle mükelleftir. Umarım devlet erki, siyasi erkin bu nakisalarına kısa zamanda çözüm bulur.

2013 Haziranında meydana gelen Gezi Kalkışması, 17/25 Aralık operasyonu, 6-8 Ekim kalkışması ve en son 15 Temmuz hadiselerinde devletin gösterdiği üstün irade derin bir politik şuurun olduğunun bariz örnekleridir.

Gezi Mısır hadiselerine denk gelmiştir, 1924 yılından beri siyasal mücadele yürüten Müslüman Kardeşler teşkilatı son başarısında elde ettiği Mısır devlet başkanlığını, binlerce masumun kanını akıtan batılı güçlere teslim etmiştir. Tahrir meydanında bu ülkenin evlatlarının Hüsnü Mübarek zaliminin tahttan inmesi, Mısır Müslümanlarına destek için aylarını verdiğini gazetelerimiz yazmıştı. Bu ülkenin kadimleri güçlerinin yettiği oranda ümmeti Muhammedin esaretten kurtulması için çaba içindedirler. Ümmetin ve mazlum milletlerin nazarı dikkatini yerinde oturak çekmedi bu ülke kadimleri. 7/24 durmadan çalışarak, didinerek, her mazlumun ahını işiterek ve onlara ses ve ümit vererek başardılar bunu. Sudan’da zenci Musa’nın torunlarının kapısını çalan kadimler, orta Afrika’da 400 yıl süren Çad Cumhuriyetinin İslam medeniyetine katkısını hatırlattılar unutanlara.

Bir ermeniye ait mülk üzerine bina edilen Çankaya köşkünü, devletin arazisine taşıyan irade her odasında tarih sayfalarında yer almış dost ve düşmanların, tozlarını kaldırmakta kapıları “tıklatmaktadır”. Modern vakıf müesseseleriyle TİKA, KIZILAY İHH ve benzer kurumlarıyla mazlumlara ümit olmakta ve dertlerine çare olmaktadır.

Bugün Türk insanı dünyanın her yerindedir. Ve bunlar organize bir devletin denetim ve gözetiminde yapılmaktadır.

2006 milli kararından sonra 21 Haziran 2006 yılında küresel gücün Corc Soros eliyle yaptığı operasyona aynı günde karşılık verilmesi bu ülkenin kadim anlayışının üstün bir strateji ve derin bir politik şuurunun var olduğunu gösteren iyi bir örnektir. O tarihli Hürriyet gazetesinin ekonomi sayfasında yer alan soros operasyonuna -ki 30milyar dolarını bir gecede piyasadan çekmişti- aynı gün bu ülke 35 milyar doları Merkez bankası kanalıyla piyasaya sürerek cevap vermişti. Bu işlem o günün politik şuuruna ve ekonomik kıstaslarına uygun değildi fakat yapılmıştı. Tamer Korkmaz bey köşe yazısıyla sanırım paylaşmıştı o günlerde. Siyasi erk iç politik sebeplerle farklı tavırlar geliştirmiş olsa da, devlet erki iç ve dış siyasetin kadimliğine gölge düşmemesi için özel uğraşlar vermektedir.

TSK’da bulunduğu konuşulan ve yazılan Amerikan ve İsrail odalarının kapılarına kilit vurulması derin bir şuurun eseriydi. MİT, Askeriye ve diğer bürokrasiye sızmış işbirlikçilerin bir bir tasfiyesi üstün bir stratejinin eseridir. Düne kadar Amerika ve batısız bir Türkiye düşünülmezken bugün siyon-haçlı ittifakına karşı hamleler geliştiren bir irade vardır bu ülkede.

SORU. Sayın Başak son olarak ta şunu ifade etmek istiyorum.  Biliyorsunuz kültür kodlarımız arasında ve inanç esaslarımızda bir kabul vardır. Der ki; “…olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde onda sizin için hayır vardır. Bir şey de hoşunuza gittiği halde o sizin hakkınızda şerdir” diye. Bu açıdan bakarak bir çıkarımda bulunmak istersek; coğrafyamızda ve çevremizde olup bitenler hiç de hoş değil. Buna rağmen reel politik açıdan ve rasyonel olarak ümit var olabilir miyiz ne dersiniz?

Sinan Başak: Allah merhametini 15 Temmuz akşamı sokaklara dalarak, tank üstünde, silaha karşı göğsünü siper ederek yürüyen milletimizden korkuyu gidererek göstermiştir. Hiçbir kimsenin organize etmediği, İslami ve milli bir şuurla darbeyi canları pahasına durduran bu millet, devletine sahip çıkmıştır. 2013 yılından beri içeride meydana gelen olumsuzlukları olumlu hale çeviren Allah’tır. Bu milletin medeniyet hamlesi ve üstün tarih şuuru açığa çıkmıştır. Küresel gücün Kemalizm eliyle yok etmeye uğraştığı milletimiz aslına dönmekte, köklerinin izlerini sürmekte kararlıdır. Alemlerin rabbi olan Allah sünepe, miskin ve sapmış topluluklara hidayet vermeyeceğini bildirirken Salih amelli takva kullarını üstün kılacağını da müjdelemektedir. Kafirler, müşrikler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, Kur’an’ın beyanıyla örümcek ağlarına benzerler. Yeter ki biz Mü’minler Salih amellere devam edelim. Bu devlet Salih amellerini sürdürüyor. Mazlum milletler ve esir Müslümanlar bu devletin ve milletin hayırlarıyla hayat buluyorlar. Özel anlamda günahkâr ve sorunlu tipler bu devletin Salih amelenin önüne taş koyamıyorlar. Allah, Salih amel sahibi olanların amellerini 10 kat hatta 700 kat mükâfatlandıracağını beyan ederken ve asıl güç sahibi olan Allah iken, hangi sorun biz Müslümanları yeis içine düşürebilir?

Asıl marifet sorun içinden çözüme gitmek değil midir? Herkes Kuzey Irak içlerine girmemizi beklerken bizler İdlib’e yürüyoruz. Terör yandaşı Amerika ve Siyonizme rağmen. Kürdün devlet olmasından korktuğumuz sanılırken asıl korkmamız lazım gelenin siyon-haçlı ittifakı olduğunu âleme gösterdik. Tıpkı rus uçağıyla uğraşılırken Irak’ soktuğumuz askerlerimiz gibi.

Bu devlet dostunu da düşmanını da şaşırtmaya devam edecek. Çünkü Allah bizimledir.

Medeniyet köklerine dönen ve izlerini süren devletimiz Kur’an ve sünnet ışığında yapmaya çalıştığı bütün işlerini başarmaktadır. Barzani referandumundan Allah bu devlete ve bu millete hayır çıkartacaktır. Belki de Barzani içindeki kripto Yahudilerin ihanetine farklı cevaplar verecek ve kesnizani de kümelenen CİA ve MOSSAD ekiplerinin operasyonundan kurtulup özgür hale gelecektir.

Şu anda 36 bin askerimiz ve tank taburumuz 1994 yılından beri Kuzey Irak topraklarındadır. Birkaç garnizonumuz Irak içlerindedir ve albayrağı dalgalandırmaktadır. Bunlara tek kurşun bile atılmamaktadır. Türkiye Irak Kürtlerini mutlaka yanına çekecektir. Buna dair umudum Irak Kürtlerinin umududur. Barzani ve ekibi yanlış yapmıştır denilebilir, bu yanlışı düzeltip sorundan çözüm üretmek, siyon-haçlı ittifakını bozmak devletin vazifesidir. Kınayarak, küserek, kızarak, bağırıp çağırarak bunu başaramayız. Çünkü devlete kızmak, küsmek, darılmak yakışmaz. Elin gavuru Müslüman’ı kandırıp yanına çekebiliyorsa bizi biz yapan değerlerle ve devlet vakarıyla biz bu işin üstesinden geliriz evelAllah.

SORU. Kerkük - Musul, Türkiye'nin tarihsel bağlarla-haklarla aslında kenetlenmiş olduğu, ancak Misak-ı Milli hudutlarımız içinde olmalarına rağmen Türkiye'nin ilgisinin alabildiğine zayıflatıldığı  bu ata illerinin kaderi, bölge ülkelerinin hudutlarının değiştirilme söylemlerinin yıllardan beri seslendirilmesini ve ardından da Barzaninin yaptığı Referandumun bölgede çok sıcak gelişmeleri tetiklemesini de dikkate alarak 'Türkiye ile entegrasyonda dahil' nasıl şekillenebilir? Bu konudaki analizinizi alabilir miyiz?

Sinan Başak: Bu sorunuzun cevabını yukarıdaki sorulara verdiğim cevaplarda verdim. Yalnız ilave edeceğim bir husus var. Devlet ve millet olarak Müslüman Kürtlerden korkmamıza lüzum yoktur. Çünkü Allah bizi kardeş kılmıştır. Biz kardeşlerimizle zaman zaman anlaşmazlığa düşebiliriz, mülk üzerinde hak iddiasında bulunabiliriz ki arz Müslüman’a aittir. Başvuracağımız kaynaklarımız bellidir. Bu kaynaklarımız saf ve berraktır. İçinden damıtacağımız çözümlerle sorunlarımızın üstesinden gelebiliriz.

Türkiye günün koşullarına göre elbette maslahat uygulaması yapabilir lakin ana hedeften sapmamak ve caymamak kaydıyla. Dün Mesut Barzaniyi maslahat icabı ağırlayan bir devlet bugün pekte hoşa gitmeyen nitelemelerle sıfatlandırabilmektedir. Dış politika zaten maslahatlar sahasıdır. Günlük hayatımızın kendisi olan İslam devletimizin hücrelerine girmedikçe ve İslam esaslı bir politika izlenmedikçe maslahat yerine konjonktür’ü kullanırız ki o bizi hapsedip sahamızı daraltır. Gerçi burada ikisi de aynı anlamı taşıyor diyebilirsiniz fakat aradaki fark maslahat insanımıza ve insanlığa getireceği huzur ve güvenlik esaslı ana kaynaktan ayrılmadan, sapma göstermeden, çözüme dayalı girişimlerdir, bir diğeri batılının icat ettiği menfaate dayalı girişimlerdir. Batılı terminolojiyle yürüttüğümüz dış politikada hep batılının gerisinde kaldık emir eri gibi davrandık konjonktür böyle gerektiriyor diye şimdilerde maslahat gereği politika yürüttüğümüz için olsa gerek lüzumsuz ve fevri davranışlardan kaçınıp akıl dolu politikalar geliştiriyoruz. Bunu bendenizin iyi niyeti diye algılayanlar olsa da söylediklerimin ip uçlarını her insaf sahibi görebilir.

Son olarak; Etrafımızı kuşatan küresel gücün karşısına Türk, Kürt ve Arap İmparatorluğu ile çıkmalıyız. Başkenti Ankara olan bölgesel ve küresel bir Osmanlı sistemi modern dönemin çaresidir.

Hilafetin merkezi olarak İstanbul artık düşünülmelidir.

Ulus devlet anlayışının medeniyet hamlemize dar geldiği gün gibi aşikârdır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti hürriyetin, hak ve adaletin, hukukun üstünlüğünün İslami esaslar dâhilinde hayat bulacağı bir sığınma merkezi, mazlumlar otağıdır.

Bundan zerre şüphe etmiyorum. Milletimiz kazanacak, düşmanları kahrolacaktır.

Çünkü Allah bizimledir.

Zaman ayırdığınız ve açık yüreklilikle sorularımıza cevap verdiğiniz için www.anahabergazete.com ailesi olarak çok teşekkür ediyoruz. Sağ olunuz.

Hüseyin AYAZ
Yayın Kurulu Üyesi

Kategori: 

2 Yorum var.

OLAYLARI YAKINDAN İZLEYEREK, YÜREĞİNİ KOYARAK YORUMLAYAN BİLGE YAZAR SİNAN BAŞAK'IN YAZISINI OKUMAMAK BİR NAKİSEDİR.

Teşekkürler sayın Başak. Uzun bir aradan sonra döktürmüşsün yine. kazanan bizler olacağız, kaybedenler ise batıya sığınan köleler ve batılılar olacak. Irak Kürtlerinin mücadelesinin hakkını vermişsiniz bu takdire şayan bir konudur. Genelde bizim aydınlarımız günü kurtarmanın peşinde oldukları için geçmişi anlatmazlar. siz farklı bir bakışla dünü bugünle özdeşleştirip türkiyenin mutlaka yapması gerekeni açıklıkla söylemişsiniz. Katılıyorum size türkiye daha serinkanlı ve staratejik çalışmalar yapmalıdır. bugün sayın cumhurbaşkanının amerikaya rest çekmesi sizin 2006 iddianızı temellendiriyor, af edersiniz iddia diyorum çünkü bu konu bilinen bir konu değil. sanırım sizde üstünü fazla açmayarak tarihe bırakıyorsunuz. ama bir karar alındığına inanıyorum. bunu devletin yaptığınada ve erdoğanında bunu kabullendiğine inanıyorum. çünkü sayın cumhurbaşkanımızın siyasi tavırları başta böyle değildi sonradan değişti ve bu 2006 dan çok sonra oldu gibime geliyor. neyse zaten söyleşi uzun birde ben uzatmayayım. Teşekkür ediyorum

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 10.10.2017 - 16:57 -1,914-
Bu sayfayı paylaşın :