Dış politikamız ve Kudüs Gerçeği

-A A +A

Dış Politikayı uluslararası bir düzlemde gerek küresel ölçekte gerekse bölgesel ve yerel ölçekte reel politik zeminlerde, değer politik ilkeler ile yapılan bir DİPLOMASİ faaliyeti olarak tanımlayabiliriz.

Bu açıdan baktığımızda yüzyıl itibariyle TÜRKİYE “bölgesel ölçekte” dış politika yapan bir aktör olarak varlığını sürdürmektedir.

ANCAK, bölgesel ülke oluşumuz TÜRKİYE’NİN hinterlandının tarih coğrafya ve medeniyet sınırlarını düşündüğümüzde çok geniş bir coğrafyayı kapsadığı da görülecektir. Bu geniş hinterlant TÜRKİYE’nin yumuşak gücü için hem bir avantaj, hem de bir sorunlar yumağını önüne koyması açısından ve sırtına büyük sorumluluklar yüklemesi ile de dezavantaj olarak görülebilmektedir.

1989 Sovyetlerin dağılması 1990 iki Almanya’nın birleşmesi sürecinde Türkistan’daki Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazanması doğu Avrupa devletlerinin ve de Baltık ülkelerinin Sovyet Rusya’dan ayrılıp AB saflarında yer alması ve de Yugoslavya’nın dağılması ile balkan devletçiklerinin ortaya çıkması gerçekliği karşısında,

TÜRKİYE’de dış politikada dışa açık ve çok eksenli proaktif ve süpleks bir politika izlemeye kendini zorunlu hissetmiş ve bu hedefler doğrultusunda siyasal kültürel ekonomik ve de savunma alanlarda bir gayret ortaya koymaya başlamıştır.

Hali hazırda bu gayret son dönemin iktidarları tarafından da daha ileri bir düzeyde devam ettirildiği görülmektedir. Burada bir hakkı da teslim etmemiz gerekmektedir ki, DARBE teşebbüslerinin üstesinden gelen askeri ve yargı vesayetlerine son veren halihazır iktidarların ÜLKEMİZE sağladıkları siyasal ve ekonomik istikrar vesilesi ile asrın büyük altyapı yatırımlarını hiç aksatmadan ardı ardına gerçekleştirmesi ile TÜRKİYE nin bölgesinde bir istikrar ve güvenlik adası olmasını sağlamış ve gönül coğrafyamızın insanlarının ve de mazlumların umutlarını bir kat daha artırmış bulunmaktadır.

İşte bu geniş hinterlandın sorunlar yumağının en merkez ve en kutsal mekânlarından birisi de mukaddes belde olan KUDÜS ün İsrail devleti tarafından sürekli olarak kuşatılması ve de Filistin halklarının tecrit edilerek göçe zorlanması olayıdır.

KUDÜS İslam dünyasının ve özellikle de bölge Müslüman ülkelerinin kıyamete kadar bir İMTİHAN Meydanı olarak karşımızda dimdik duracağa benzemektedir.

KUDÜS iki bin yıllık tarihi itibariyle bir NEBİLER otağı olarak karşımızda durmaktadır.

Ancak öylesine bir algı bombardımanı altında tutulmaktayız ki sanki KUDÜS iki bin yıldır kesintisiz olarak sadece YAHUDİ lere tahsis edilmiş gibi gösterilmektedir. KUDÜS topu topuna elli yıl bile İSRAİLE tahsis edilmemiş iken bin dört yüz yıllık bir İSLAM hükümranlığının yok sayılması topu topuna 88 yıllık bir Hıristiyan hakimiyetinin göz ardı edilmesi ve de MÖ Babil Nebati ve Roma gibi pagan ve Hıristiyan hükümdarların hakimiyetinde olmasının üstünün silinmesi tam bir aymazlık ve illüzyon olarak karşımızda durmaktadır.

KUDÜS sadece İslam dünyasının meselesi de değildir aynı zamanda Hıristiyan dünyanın da bir meselesidir. Ancak BATI ve Hıristiyan dünya şimdilik söz söylememekte ve de ses çıkartıp harekete geçmemektedir. Çünkü söz konusu olan İSLAM dünyasının ilk kıblesinin İsrail tarafından tahrip edilmesi onlarında müşterek bir AMACINI teşkil etmektedir.

1948 den beridir İsrail etrafında terör estiren ceberut bir devlet olarak, ÜÇ ADIM ileri bir adım geri saldırgan bir politika izleyerek sürekli yayılmacı bir politika ortaya koyan yeri geldiğinde soykırım dahi yapabilen BM dahil dünya ülkelerin tepkilerini hiç dikkate almayan zorba bir devlet olarak karşımızda durup meydan okumaya devam etmektedir.

Şu an itibariyle;

KUDÜS’Ü kuşatmaya Batı Şeria da yaşayan Filistinlileri tecrit etmeye Gazze deki Filistinleri abluka altında sürgüne ve soykırıma tabi tutmaya devam eden İsrail devleti son olarak yaptığı MESCİD İ AKSA YI ibadete kapatması ile bardağı taşıran bir tavır ortaya koymuş BM dahil Batı ve İslam dünyasının ve özellikle de TÜRKİYE nin tepkisel duruşu neticesinde bir adım geriye atmış durumdadır.

Bıçak kemiğe dayandığında; Elbette ki İSLAM dünyası BATI ve Hıristiyan dünya ayağa kalkacak ve de çok acımasız bir SAVAŞ kapısına dayanmış olacak ve bu acımasız savaş belli ki İSRAİL devletini yine yerle bir edecek ve üçüncü SÜRGÜN dönemini de başlatmış olacaktır.

Bu nedenledir ki, TÜRKİYE ve İSLAM ülkeleri olarak meseleye çok uzun vadeli bir strateji ile bakmak ve günü birlik politikalar ile sürekli olarak BATI ve Hıristiyan dünyayı karşımıza almak bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır diye düşünmekteyiz.

Söz bu noktaya gelmiş iken “sünnetullah yasasını” da ifade etmemiz gerekiyor ki; “Yeryüzü ALLAHIN mülkü olup sürekli olarak kulları arasında döndürülüp durmaktadır”.Bu döngünün mihenk noktasını ADALET ve ZÜLÜM teşkil etmektedir.

Kim ki, adaletli davranır yeryüzü mülkü onlara tahsis edilir kim ki zülüm ile vahşet sergiler yeryüzü mülkü onlara dar edilir. ALLAH bu sünnetullah döngüsünü GÜÇLÜ kulları vasıtası ile yaptığını ve de yapacağını da vaat etmektedir.

İnşa Allah bu mukaddes KUDÜS beldesi Allah a ahdini yerine getiren adaletli çok daha güçlü kavimlerin hâkimiyetleri altında sulh içinde sükûna erecektir.     

TÜRKİYE’NİN dış politikasına geldiğimizde:

Yaklaşık çeyrek asırdır içine kapalı, kapalı devre bir pozisyondan çıkartılarak ve fakat “stratejik temellerle” tahkim edilmeden çok eksenli dışa açık proaktif ve de süpleks politika devam ettirilmektedir.

Sosyo ekonomik, sosyo kültürel ve siyasal alanlarda çok eksenli dışa açık proaktif bir dış politika izleyen TÜRKİYE hükümetleri  maalesef stratejik temellerde bir MODEL geliştiremediği ve tarih coğrafya ve medeniyet ekseninde TEZLER ortaya koyamadığı ve bu gaye uğruna diplomasi KADROLARI yetiştiremediği için zikzak çizen ve günübirlik reaktif politikalarla yetinmek zorunda kalmaktadır. TERÖR ve DARBE teşebbüslerini görmezden gelmeden ifade etmemiz gerekiyor ki, bunun en belli başlı nedeni devletin diplomasi kadrolarının liyakat eksikliğinde görülmektedir.

STRATEJİK temellerden kastımız bilindiği üzere tarih coğrafya ve medeniyet eksenli uzun ve orta vadeli hedeflerini GAYE haline getirerek ve açık el politika izlenmeden ve de meydan okunmadan önce ÜLKEMİZİN tüm imkan ve kapasitelerini çok iyi organize edilmesi kaynaklarının iyi tasarruf edilmesi ve de kuvvetlerinin ana GAYE doğrultusunda iyi sevk ve idare edilmesi yumuşak gücü ile sert gücü arasında çok iyi bir korelasyon sağlanması anlamlarına gelmektedir.

Böyle temel bir tespitten sonra müşahhas konular üzerinden Türki’ye nin dış politikası konusunda küçük bir analiz yapma ihtiyacı hissetmekteyiz.

TÜRKİYE son çeyrek asırdır ekonomik ve savunma alanlarında bir atılım yapmış ve bölgesinin orta ölçekli ve fakat etkili bir devleti olma konumuna yükselmiştir.

G 20 içinde 17 sırada ve AVRUPA ölçeğinde 7 sırada bulunan ÜLKEMİZ dünya ölçeğinde ilk ON içine girmeyi de hedeflemektedir. Böylesine bir ekonomik büyükteliğe erişmek için canhıraş bir şekilde büyük YATIRIMLARINA da hızla devam etmektedir. Dostları sevindiren düşmanları da ürküten bu GELİŞME ve BÜYÜME hikâyesi elbette ki çok yerinde ve de çok sevindiricidir.

Türk hava yollarının TRT nin Anadolu ajansının yunus emre kültür merkezlerinin ve de TİKA nin bölgesinde ve dünya da ulaştığı noktalar ve kurduğu ilişkiler göz önüne getirildiğinde yumuşak güç dediğimiz kapasitesinin tarih coğrafya ve medeniyet eksenli zeminlerde ne denli yol kat ettiği muştu ile izlenmektedir.

Buna savunma sanayide yapılan yatırımlar ve de dünya çapında diplomasinin otağı olan büyükelçiliklerin ve konsoloslukların açılması da eklendiğinde TÜRKİYE bölgesinin sahada ve de masada oyun kurucu bir ÜLKE konumuna yükseldiği de göz ardı edilmemektedir.

ANCAK maalesef üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, böylesi bir gelişme dost ülkelerin HALKLARINI sevindirirken SOKAKLARINI heyecanlandırırken yönetimlerini ürkütmekte ve de düşmanlarını da korkutmaktadır. Bu ürkme ve korkma içimizde gerilme ve dışımızda bir kuşatılma stratejinin uygulamasını tetiklemektedir.

Böylesi bir ortamda ÜLKEMİZ yönetimlerin iç politika argümanları ile hareket edip iç politika nın dil ve üslubu ile dış politika aktörleri karşısında aynı dil ve üslubu kullanmaları ve sert bir meydan okuyuşla sert bir politik dil kullanmaları da işin TUZU biberi olmaktadır.

Söz buraya gelmiş iken TÜRKİYE diplomasisi “VAN MİNUT” ve RUS uçağının düşürülmesinden bu yana bir şeyi acı tecrübe ederek çok iyi öğrenmiş gözükmektedir.

1.  Küçük çelişkiler büyük ilişkilere engel olmamalı Ya da küçük zıtlıklar büyük ittifakları zedelememeli.

2.  Büyük eksenli ittifakların küçük çelişkilerle yok sayılmaması gerektiği ya da büyük çıkarlar küçük çıkarlar uğruna feda edilmemeli “reel politiği” çok iyi tecrübe edilerek öğrenilmiş bulunmaktadır.

İSRAİL ve RUSYA ile olan ilişkiler yumağı bize böyle bir diplomasi reel politiği uygulamamızı zorunlu kılmış gözükmektedir. Aynı hal Almanya İngiltere ve de ABD için de geçerlidir.

TÜRKİYE’NİN bölgesinde uluslararası sekizli çete ile ve de şeytan üçgeninin birlikte uyguladıkları gerginlik alanları ve oluşturulan istikrarsız bölgeler ile çatışma alanları ve etnik ve mezhep temellerinde iç savaş uygulamaları neticesinde hâsıl olan etnik ve mezhebi soykırım ile GÖÇ faciası bizi ve etrafımızı kelimenin tam anlamı ile can evimizden vurmuş gözükmektedir.

1.  FİLİSTİN özelinde KUDÜS ün İsrail devleti tarafından kuşatılması,

2.  IRAK ve SURİYE özelinde ABD nin ve de RUSYA nin kurdukları kara hava ve deniz ÜSLERİ marifeti ile bu bölgede etnik ve mezhebi                 temellerde KANTON bölgeler oluşturmak istemeleri,

3.  TÜRKİYE nin AB ile ve özellikle de Almanya ile kıyasıya bir ekonomik ve siyasal sürtüşmeye girmesi,

4.  KIBRIS konusunda çözümsüzlük ile karşı karşıya bırakılması DIŞ politikamızın zorluklarını ve açmazlarını teşkil etmesine RAĞMEN;

a.  RUSYA ile nükleer santraller ve enerji hatları anlaşmaları yanı sıra S 400 füze anlaşmasını yapması,

b.  ÇİN ile ipek yolu ve de Japonya ile nükleer anlaşmaları imzalaması TÜRKİYE NİN bölgesinde önemli bir GÜÇ olduğunun en temel göstergelerini teşkil etmektedir.

En son olarak KATAR krizinde bölge ülkeleri ile antak kalarak TÜRKİYE nin siyaset ve savunma ileri hamlesi ile katarda kurduğu ÜSSÜNÜ daha da tahkim etmesi ve de ekonomik ambargoyu delmesi büyük bir dış politika başarısı olarak karşımızda durmaktadır. Tıpkı RUSYA ile antrakt kalınarak FIRAT KALKANI operasyonunu “El BAB” ta tamamlaması gibi.

Son zamanlarda, ABD nin sürekli olarak PYD yi silahlandırarak yığınak yapması ve de TÜRKİYE nin buna karşılık olarak AFRİN bölgesinde “azez mare” hattı eksenindeki “idlip” bölgesi için gerekli askeri güvenlik tedbirlerini alması bölgede küçük ölçekli bir savaş hazırlığı yapıldığı da gözlenmektedir. İnşa ALLAH Hatay ilimizin 150 km. boyunca sınırlarını teşkil eden ve Türkmen dağına kadar olan bölgede terör MİLİS güçlerinin temizlenmesi ile bir güvenlik bölgesi teşkil edilebilecektir diye düşünmekteyiz.

Şu AN itibariyle;

TÜRKİYE iç politika ortamında yeni yönetim SİSTEMİNİ ikame etmek için politik aktörlerin sahaya inerek tüm enerjilerini iç çekişmeye vermeye başlayacağı da ön görülmektedir.

Bu demek değildir ki, TÜRKİYE dış politikada pasif kalacak ve de oyun kuruculuktan vazgeçecek sahadan ve masadan çekilecek anlamlarına da asla gelmemelidir.  İÇ GÜVENLİK ve TERÖR başta olmak üzere dış tehditlere karşı savunma alanlarındaki yatırım ve de tedbirlerini bir BEKA davası olarak görüp asla geri adım atma lüksü yoktur.

Ne demişler, “tarlada izi olmayanın sofrada sözü olmaz”. Evet “Zor oyunu her zaman bozmaktadır”.

Bu sözler ÜLKEMİZ için çok daha büyük bir caydırıcı GÜÇ olması ve KUVVET tasarrufu yapması anlamına gelmektedir ki, TÜRKİYE diplomasisi ve istikrarlı yönetimleri bu hayati gerçekliğin teyakkuz halinde farkında lığını da ortaya koymaya çalışmaktadır.

Tıpkı bu söylemlerde olduğu gibi TÜRKİYE hem sahada ve hem de bölgesinde organize olarak milli ve yerel güçleri ile olacak ve hem de masada diplomasisi ve ittifakları ile olacaktır ve de olmalıdır.

Kategori: 

1 Comment

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 14.08.2017 - 12:44 -735-
Bu sayfayı paylaşın :