Edebiyat ve Şiir Bize Neyi Öğretir?

-A A +A

İsmail Aydın(*)

     Önce kelimenin nereden geldiğine, hangi kökten türetildiğine bakalım. Edebiyat, edeplendirmenin çoğulu olup, edeb kökünden gelmektedir. Edep; iyi terbiye, naziklik, zariflik demektir. Kabalık yapanlara  “edebli ol” uyarısı bunun için yapılır. Terbiye en iyi mirastır.

     İnsan aklına geldiği gibi konuşur veya konuşabilir. Hatta iyi konuştuğunu zannedebilir. Ama konuşmasını eline bir kalem alıp kâğıda döktüğü zaman, bunun, aklına geldiği gibi konuşmaktan ibaret olmadığını görür. Yazı, içinde düşünce olduğu için yazana  bir çekidüzen verir. Bu  çeki düzen içinde konuşma her türlü kabalıktan, bayağılıktan arınır, incelir, nazikleşir, zarif bir hâl alır. İşte o zaman insan da edeb denilen şeyi yakından tanımış olur. O sebeple, edebiyatla uğraşmak, edep öğrenmekle eş değerdedir.  

     Edeb-i kelâm, söz zarifliği, söz güzelliği, asalet demek olup,  yazıda ve sözde  bayağı ve çirkin tâbirler bulunmaması demektir. Edebî eserde bayağı ve çirkin sözler bulunmaz. Bayağı ve çirkin söz içerikli esere -böylesine eser de denmez- edebî eser denemez.

     Bir diğer anlatımla edebiyat nazımlı, nesirli, kafiyeli güzel sözler demektir.  “Şu Çamlıca’nın güzelliğine bayıldım” demekle, “Bayıldım şu Çamlıca’nın güzelliğine” demek arasındaki farkı fark etmektir.

     Bir de, mecazî anlamda “edebiyat yapmak” tabiri kullanılır. Bu, güzel ve uzun uzun sözlerle konu dışında konuşmak anlamında bir sözdür. Bu gibi durumlarda muhataba, “edebiyat yapma, asıl konuya gel” denir.

     Şiir, tiyatro, masal, hikaye, roman, destan ve diğerleri. Bütün bunlar edebiyatın kollarıdır. Mesela şiir, edebî değeri olan nazımlı ve kafiyeli söz bütünüdür. Şiir duygu işidir. Kişi duymadan, hissetmeden, meselâ biri istedi diye şiir yazamaz. Peki, şiir  birkaç mısra, birkaç beyitten ibaret, üç beş dakikada okunuveren bir duygu yazısından ibaret bir şey midir? Yoksa şair onu vücuda getirinceye kadar hâyâl bile edemeyeceğimiz çileler mi çekmiştir? Kâğıtlar, müsveddeler, tekrar tekrar bozulup yapılan düzenlemeler! Kimbilir şairin kaç zamanını almıştır? Saatlerini, günlerini, haftalarını, aylarını ve dahi yıllarını, hatta on yıllarını! Mesela Yahya Kemal’in, “Vuslat” şiiri için otuz yıl, kırk yıl çalıştığı söylenir. Şair  son kelimesini iyice yerleştirmeden eserini yayınlamaz.

    Söz buraya gelmişken, önemine binaen bir noktaya temas etmeliyiz. Edebî bir eser, tıpkı bir mimarın elinden çıkmış vakıf  bina gibi sağlam ve faydalı olmalı,  kültüre ve medeniyete dair izler taşımalıdır. Yaşayan kültürü korumalı, onu, yabancı tesirlere karşı  savunmalı, dejenerasyonuna fırsat vermemelidir.

     Elbette her yazar, mensup olduğu toplumun değerlerini savunur, onları korur ve gelişmesine katkı sağlamak ister. Bu açıdan, elimize aldığımız her eseri “dünya klasiğidir” diye aynen benimseme hatasına  düşmemeliyiz. Yunan tiyatrosu ile Karagöz bir ve aynı değildir. Leonardo da Vinci’nin katedralleri süsleyen resimleri ile Karahisari’nin Süleymaniye’yi tezyin eden hattının bir ve aynı olmadığı gibi.

      Az önce ismini andığımız Yahya Kemal, yalnızca usta bir şair değil, aynı zamanda Türk edebiyatının en önemli düşünce adamlarından biridir. O, eğlenmenin en temel ihtiyaçlardan biri olduğunu belirttikten sonra,  hedefinden saptırılan san’atın, musîki ve tiyatronun ahlâka, kültüre ve dile bir katkısı olmadığını, aksine zedeleyici olduğunu, bu eğlencenin ıslah edilmesi gerektiğini belirtir. Yahya Kemal, edebî eser, insanî sınırlar içinde kalmalı der ve bunu, Türk kültürü için hayati görür. Eski mahiyetimizi ve görünüşümüzü, üzerimizden bir kıyafet gibi çıkarışımıza hüzünle değinir.

     Sözü yukarıdaki soruya bağlayalım. Kısaca edebiyat bize edebi, terbiyeyi, nezaketi, zârefeti, inceliği, medeni olmayı öğretir. Ezberden ve ezbercilikten kurtararak düşünmeyi öğretir, düşünceyi eğitir. Ham adamı  mamul  adam haline getirir…   İki örnekle sözü bitirelim.

        Bu dünyada Âdem oğluyum dersin / Helâli haramı durmayıp yersin

        Yeme el malını er geç verirsin / İğneden ipliğe sorulur bir gün!

        “Ne zaman zarhoş oldun, kaldıramıyon kolları?..”

      Karacaoğlan’a ait yukarıdaki  dörtlük, kültürümüzden ve değerlerimizden izler taşıyan ve ona katkı sağlayan bir örnek; diğeri de  hedefinden saptırılmış zedeleyici örnek.

        (*) Hukukçu, “Ana Haber Yorum” yazarı.

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 03.10.2017 - 09:26 -384-
Bu sayfayı paylaşın :