+A A -A

İran ve Irak arasında mezhepler savaşı mı var?

-A A +A

              

Makaleyi sesli olarak buradan dinleyebeilirsiniz


 

Suudi Arabistan’ın 47 kişiyi idam etmesi ile birlikte İran ve Suudi Arabistan arasında uzun yıllardır devam eden bölgesel çatışma giderek tırmanıyor. Bu iki ülkeye yakından bakalım. İran 1979 devrimiyle birlikte yasal olarak Velayet-i Fakih ilkesine göre yönetilmektedir. İran Anayasasına göre İslam Cumhuriyeti olarak tanımlanan devlet sistemi, birinci maddenin e fıkrasına göre de İmamet inancına dayandırılmıştır. Madde 5’de de “Hz. Mehdi’nin gaybeti döneminde İran İslam Cumhuriyetinde ümmetin imamlığı görevi; adil, takvalı, zamanın sorunlarını bilen, cesur, tedbirli, idareci bir fakihin uhdesindedir” denilerek Velayet-i Fakih’e gönderme yapılmaktadır. Böylece İran, Şiiliğin İmamiyye mezhebini devletin resmi mezhebi haline getirmiştir. Bunun anlamı İtikadi bir kimliğin siyasi bir kimliğe dönüşmesi demektir.

Suudi Arabistan ise zaten Osmanlı’ya isyan eden Muhammed b. Abdulvehhab’ın Vehhabilik diye anılan mezhebinin İbn Suud ailesiyle ittifakı sonucu ortaya çıkmış ilk mezhebi kimlikli devlettir. Suudi Arabistan anayasasının başlangıç ilkelerinde de Suudi Arabistan bir İslam Devleti olarak tanımlanır ve yönetimin güc

ünü Kur’an ve Sünnet’ten aldığı ifade edilir. Suudi Arabistan’ın mezhebi ise Osmanlı uleması tarafından Vehhabilik olarak tanımlansa da Suud resmi söylemi kendisini Selefi olarak kabul eder. Türkiye’de Suudi Arabistan Sunni olarak isimlendirilse de, şimdiki Kral Naif bin Abdulaziz 2011’de İmam Muhammad bin Suud İslam Üniversitesinde düzenlenen “Salafism: A Shariah approach and a national demand,” adlı sempozyumun açış konuşmasında açıkça “Krallık Selefi İdeoloji’yi takip etmeye devam edecektir” demişti.[1]

2003 Irak müdahalesi, İran Şiiliğinin körfeze doğru yayılmasına fırsat sağladı. Şiilik aslında kendi içinde tek düze bir yapı içermez. İran Şiiliğinin velayet-i fakih doktrini Irak ve Arap Şiilerinden yer yer muhalefetle karşılaşmıştır. ABD’nin Irak müdahalesi ise Fars milliyetçiliğine dayalı İran Şiiliğinin bölgesel yayılımını hızlandırdı.

Buna karşılık Suud ve Körfez Selefiliği İran tehdidine karşı Suriye’de Selefi ideolojiyi Esed’i düşürmek için sahaya sürdü. IŞID’in Avrupa’daki hedeflere saldırması her şeyi değiştirdi. Suudi Arabistan batı kamuoyunda terörün destekçisi olarak suçlanmaya başlandı. İran ise Nükleer anlaşmayla ve Irak’ta IŞID’e karşı mücadele ederek Batı kamuoyunun tekrar desteğini almayı başardı. İşte tam bu noktada Suudi Arabistan’daki idamlar adeta Suudi Arabistan’ın can simidi oldu. Neden mi? 

Suudi Arabistan’ın içlerinde Şeyh Faris Zehrani gibi âlimlerinde olduğu 40’ın üzerinde El Kaide üyesini idam etmesi üzerine El Kaide’nin Lübnan kolu olan Abdullah Azzam Tugayları Suud yönetimine karşı sert bir açıklama yaptı. Böylece Suudi Arabistan Batı kamuoyuna aşırılarla mücadele ettiğini ve aslında kendisinin de bu aşırılarca hedef alındığını göstermiş oldu.

Buna mukabil, Suudi Arabistan wikileaks belgelerine göre ABD yanlısı olan Şeyh Nemr’i Saddam’ın idam edildiği 2 Ocak’ta idam ederek İran’a adeta pas attı. Suudi Arabistan İran’ın bu olaya aşırı tepki vereceğini biliyordu ve muhtemelen bu tepkilerin büyümesi için de elinden geleni yaptı. Böylece Batı kamuoyuna ve ABD’ye, ya bizimle dost olun ya da İran’la mesajını vermek istedi. İkincisi de Arap kamuoyuna İran’ın nasıl bir düşman olduğunu yeniden hatırlatmış oldu. Son gelişmeler iki ülkenin bu gerilimi daha da tırmandıracağını gösteriyor. Sebebine gelince; hem İran hem de Suudi Arabistan bu gerilimden hem ekonomik hem de ideolojik güç devşirmektedir. Zira Ortadoğu’daki gerilim petrol fiyatlarını artırır bu işin ekonomik ayağıdır. İran Şiiliği Suudi Arabistan ise Selefiliği bölgede egemen olmak için ideolojik bir araç olarak kullanmaktadır. Suud son zamanlarda Selefi söylemi daha çok Sünnilik şemsiyesi altında piyasaya sürmektedir. Zira el Kaide ve IŞID gibi örgütlerin Selefi Cihadist olarak tanımlanması Suud’un Sünniliğe vurgu yapmasına neden olmuştur.

Böylece Suudiler Sünnilerin, İran da Şiilerin liderliğine oynuyor. İkisi de yayılmacı ve misyoner bir dindarlık anlayışını destekliyor. İslam dünyası içinde kurdukları eğitim ağlarıyla kendi mezheplerini ve ideolojilerini yayıyorlar.

Bu aynı zaman'da onların elini iç kamuoylarında da rahatlatıyor. İkisi de totaliter oldukları için su, hava gibi hayatta kalmak için düşmana ihtiyaçları var. Bu ülkeler iç problemlerini örtmek ve halkı kendi rejimlerinin etrafında kenetlemek için bilinçli ve ölçülü bir gerginlik politikası izliyorlar. Böylece iç muhalefeti de bastırmış oluyorlar. İki ülke de düşman kardeşler gibi, düşmanlık ve çatışma, onları Ortadoğu’da adeta çekim merkezi yapıyor. Böylece Ortadoğu iki kutup arasında kümeleşiyor. İran, Irak ve Yemen’deki kazanımları ile Şiiliğin liderliğini kimseye kaptırmayacaktır.

Fakat Suudi Arabistan Selefi ideolojisiyle Sünni dünyayı arkasına toplayabilir mi? Araplar için Suudi Arabistan’ın liderliği bile zor gözüküyor. Katar mesela İran’la ilişkileri koparmak için oldukça temkinli davranıyor. Buna karşılık diğer İslam dünyasında Suudi Arabistan’ın Selefi Vehhabiliği radikal hareketleri beslemekle suçlanıyor. Özellikle Tunus, Fas ve Cezayir’de tepki çekiyor. Son olarak Malezya’da Fetva meclisinin Selefi ve Vehhabiliği yasakladığına dair haberler Suudi Arabistan’ın İslam dünyasında Sünni liderliğe oynama konusunda elini zayıflatıyor.[2] Şimdi başlıktaki soruya cevap vermemiz gerekir ise, Suud ve İran arasındaki rekabet eğer bir mezhep savaşı ise bu Sünnilik ile Şiilik arasında değildir. Olsa olsa bu savaş Fars milliyetçiliğine dayalı İran Şiiliği ile Arap milliyetçiliğine dayalı Suud Selefiliği arasındadır. Ya da adını doğru şekilde koymak gerekir ise burada bildiğimiz anlamıyla mezhepler değil dini görünümlü ideolojik ve siyasi kimliklerin kavgası vardır. Zaten Suud ideolojisinin Sünniliği temsili de oldukça problemlidir.  

Nitekim 07.01.2016 saat 22:03’de Zbigniew Brezinski attığı tweette Suudi Arabistan’ın ılımlı Sünniliğin lideri olamayacağını, Mısır ya da Türkiye bu boşluğu doldurabilir mi? Diyerek sorunu ortaya koydu. Gerçekten Türkiye Ortadoğu’da İran ve Suudi Arabistan çatışması karşısında yeni bir seçenek ortaya koyabilir mi?

Türkiye bu çatışmada taraf olursa bu imkânı kaçırmış olur. Ama bunun yolu tarafsızlık da değildir. Bu çatışmada tarafsız kalmak aslında Şiilik ile Selefiliğin güç devşirmesine sessiz kalmak demek olur. Üçüncü alternatif, Türkiye’nin İran ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı dengeleyecek ve oluşan güç boşluğunu dolduracak bir seçenek ortaya koymasına bağlıdır. Bu seçenek aslında Batı kamuoyu ve ABD’den de destek bulacaktır.

Çünkü hem İran hem de Suudi Arabistan’ın kontrollü gerilim politikaları Ortadoğu’nun radikalleşmesine ve İslam dünyasında aşırı unsurların güç kazanmasına imkân veriyor. Buna karşılık Türkiye’nin asırlık tecrübesiyle sahip olduğu gelenek ve Anadolu Sünniliği, hem radikalleşmeyi önleme de hem de İslam dünyasının demokratikleşmesinde bir model olma özelliğine sahiptir.  Tüm mesele farklılıkları bir arada tutan, kapsayıcı ve medeniyet kurucu Anadolu Sünniliğini bir yumuşak güç aracı olarak İslam dünyasına taşıyacak bir dini jeopolitik tasarım inşa edebilmektir. Türkiye bunu başarabilecek mi yoksa bu iki rekabet ve çatışma arasında yer tutmaya mı çalışacak bunu zaman gösterecektir.

 

 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 20.01.2016 - 12:02 -1,486-
Bu sayfayı paylaşın :