+A A -A

IŞID, İslam Geleneği içinden mi çıktı?

-A A +A

 

                  ”Kendini çok fazla incelemesi, kendini çok fazla eleştirmesi, bir halk için zayıflatıcıdır. Büyük bir halkın kültürü, kendisini sorgulamaya başladığı an çürümeye başlar”. ABD'li ünlü diplomasi tarihçisi Samuel Flagg Bemis- 1961.

 

İslam dünyası 20. yüzyılda girdiği krizi hala atlatamadı. Öyle ki yaşanan her sarsıntı karşısında derin bir çaresizlik içinde kendini dövmeye başlıyor. Kafasını kaldırıp olup biteni anlamak, tarihin akışına müdahale edecek fikri çabayı göstermek yerine, hep geriye dönüyor.

Müslüman toplumları hızla radikalleştiren şiddet sarmalı, İslam coğrafyasının kadim başkentlerini birer birer yok ediyor. Buna karşılık ise Batı medyasında her gün İslam’ı bir şiddet ve terör dini olarak etiketleyen İslam düşmanlığı hızla artıyor.

Paris saldırıları bir kez daha gösterdi ki, olup biteni nasıl izah edeceğimiz, Batı karşısında nasıl bir konum alacağımız konusunda kafalarımız oldukça karışık.  11 Eylül saldırılarından bu yana Batıda sivillere yönelik her saldırı sonrası, İslam dünyası müthiş bir psikolojik baskıya mazur kalıyor. 

Her saldırı sonrası Batı’da yükselişe geçen İslam karşıtı söylem ve onun kışkırttığı İslamofobi dalgası karşısında, genelde ilk savunmayı yapmak görevi de Türkiye’ye düşüyor. Hem Batı’ya en yakın coğrafi ve kültürel ülke olduğu için hem de tarihin o ağır yükünü hala, kader Anadolu’nun sırtına yüklediği için terör ve İslam arasında kurulan olumsuz imajla baş etmesi gereken ülke biz oluyoruz.

Fakat görünen o ki, Batılıları ikna etmeden önce kendi içimizdekileri ikna etmek zorundayız. Zira uzun zamandır tarihi, bir kavga edebiyatı üzerinden okumaya çalışan ve geçmişi kendi döneminde anlamak yerine onu her şeyin suçlusu gibi göstermeye çalışan bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız. Solcuların dışında muhafazakâr ve dindar çevrelere de sirayet eden bir hastalık var. Tarihi tenkit etmek deyince onu bugün yaşanan her şeyin suçlusu olarak görüyorlar.

Söz gelimi IŞID’in modern bir hareket olmadığı aslında IŞID’in uygulamalarının, İslam geleneğinde bulunduğunu iddia ediyorlar. Ellerine aldıkları hadis kitabını göstererek IŞID’in bu rivayetlerden beslendiğini, bu rivayetleri okuyanların IŞID gibi olacağını söylüyorlar. Kimisi de IŞID’in Sünniliğin Ortodoks yorumu olduğunu iddia ediyor.  Bu yorumlar karşısında akademik ve entelektüel camianın geldiği akıl fukaralığı doğrusu beni hayretlere düşürüyor. Zira bu yorum sahipleri aynı zamanda Kur’an’ın tarihselliğinden dem vuruyorlar. Bir metinin kendi tarihsel koşullarında anlaşılması gerektiğini söylüyorlar. Ama aynı akıl yürütmeyi gelenek için kullanmıyorlar. Bu metinlerin kendi dönemi içinde anlaşılması gerektiğini söylemekten imtina ediyorlar.

Oysa ki, IŞID’in İslam geleneğinden çıktığını savunduğunuz zaman, aynı geleneğin hem Şeyh Edibali’yi, hem Mevlana’yı hem de IŞID’i çıkardığını izah edemezsiniz. Aslında bu sorunun oldukça basit bir cevabı vardır. Hiçbir kutsal metin ya da gelenek bizatihi şiddeti doğurmaz, şiddet o geleneği ya da metni okuyanın zihni, fikri anlama gücü ile teorik ve kültürel bagajından doğar. Birey bir metni okurken boş bir zihinle metne gidip, zihni metin tarafından doldurulmaz. Aksine ideolojik ve entelektüel bir dünya görüşü ile dolu olarak metne gider.  Metni bu ideolojik, kuramsal anlam dünyasından geçirerek anlar. O yüzden Edibali’yi, Mevlana’yı besleyen kültür ve ideolojik anlam dünyası ile IŞID’i besleyen kültür dünyası arasında derin bir fark olduğundan her biri aynı metinden başka bir gerçekliğe ulaşır.

Bir doktorun elinde bıçak şifa, kasabın elinde nimet, katilin elinde zulüm olur. Bıçak aynı bıçaktır ama onu kullananlar farklı olduğu için her birinin elinde farklı bir gerçeklik tecelli eder. Eğer böyle olmasaydı her metinin tek bir anlamı olması gerekirdi. İşte İslam geleneğinde farklı mezheplerin bulunmasının nedeni ve hikmeti de budur. Bir metin belirli bir yöntem ve usul içinde anlaşıldığından elde edilen bilginin de hesabı verilebilir. Bu usul ve yöntemler de uzun tarihsel tecrübelerle kendilerinin geçerliliklerini ispat ederler.  Toplumu, kurumları ve bir medeniyeti inşa edebilenler ayakta kalır. IŞID gibi dün çıkmış ve ne kadar süre hayatta kalacağı belli olmayan yapılarla 1200 yıllık gelenekleri aynı kabul etmek, doğrusu makul bir açıklama biçimi değildir.

Bu gün yaptığımız en büyük hata karşılaştığımız her sorunu çözmek için geçmişe, geleneğe giderek suçu orada aramaktır. Oysa her olay tikeldir ve kendi gerçekliği içinde anlaşılmalıdır. Bu gün yaşananların nedenleri de bu günde gömülüdür.  Aslında bu gün ne oldu da IŞID gibi bir örgüt çıktı, sorusunu sormak yerine geçmişe gitmek bu günü gözden kaçırmamıza yol açacaktır. IŞID’i açıklamak için Geleneğe gitmek aslında bizde, bu günü anlamak açısından bir miyopluk yaratacaktır.

Batı geleneğinde bir örnekle meseleyi vuzuha kavuşturmaya çalışayım. Aristo’nun kitaplarını okursanız onun kadınlar hakkındaki ön yargıları konusunda şaşırırsınız. Aristo kadınları erkeğin yarısı görür. Kadının dışarıda çalışmak için uygun bir doğaya sahip olmadığını, evinde oturup kocasına hizmet etmesi gerektiğini söyler.  Bu satırları okuyan hiçbir batılı entelektüel Aristo’yu kadın düşmanlığının müsebbibi ilan etmez. Tam aksine Aristo hala felsefenin babası ünvanlıyla tahtında oturmaya devam eder. Çünkü okuryazar olan birisi geleneksel bir metinin bu gün açısından nasıl okunması gerektiğini bilir.

Biliyorum ama bizim metinler Aristo gibi bir filozofun değil, Allah, Peygamber adına söz söyleyen kutsal metinler diyeceksiniz. O halde size Tevrat’tan örnek vereyim:

Yasa kitabı 2: 33-35: “Tanrımız RAB onu elimize teslim etti. Onu, oğullarını ve bütün halkını yok ettik. Bütün kentlerini ele geçirdik, hepsini yok ettik. Erkek, kadın, çocuk, kimseyi sağ bırakmadık. Hayvanlara ve ele geçirdiğimiz kentlerdeki mallara ise el koyduk.”

Yine Tevrat’ta Yasanın tekrarı, 20: 10-14: “Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için köle olarak çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB`bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz.”

İncil’de ise şöyle denir, Matta: 10/34: “yeryüzüne selamet getirmeye geldim, sanmayın; ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim..”

 Yukarıdaki pasajlar kölelik, katliam ve öldürme gibi eylemlere Rab’ın izin verdiğini göstermez mi? O zaman Tevrat’ı ve İncil’i IŞID’in ilham kaynağı olarak görebilir miyiz? Elbette hayır, bu pasajları hiçbir batılı, “işte! Katliamı kutsal metinler emrediyor” diyerek yorumlamaz.

Bir Batılıya yukarıdaki pasajları okutsak bize ne derdi, acaba? Merak etmeyin birçok Batılı yazar yukarıdaki pasajları evet öyle ama buradan sizin anladığınız anlamda vahşet ve katliama izin çıkmaz diyerek te’vil ediyor. Bu metinlerin tarihsel şartlara ve duruma bağlı metinler olduğu ya da lafzi anlaşılamayacağını ileri sürüyorlar. Oysa bizim zihinleri iğdiş edilmiş aydınlarımız kendi geleneğindeki tarihsel pasajları bağlamından çıkararak suçlamayı marifet sayıyorlar. Tarihiyle kavga etme, sürekli onu aşağılama anlayışı maalesef bizim aydınlarımıza ve bilim insanlarımıza has bir özelliktir. Geçmişle kavga etmekten önümüzü göremez haline geldik. Tarih ve gelenek okumalarımızda ciddi bir kırılma yaratan bu hastalıklı ruh halinden kurtulmadıkça geleceğe emin adımlarla ilerlememiz mümkün gözükmüyor. 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 04.01.2016 - 17:27 -2,622-
Bu sayfayı paylaşın :