+A A -A

KUDÜS: Dinmeyen Yaramız

-A A +A

ABD başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararı üzerine Türkiye’nin çağrısı ile toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi, tarihi bir karara imza attı. Türkiye’nin öncülüğünde uzun süredir birlikte karar alma inisiyatifi gösteremeyen Müslüman ülkeler Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti olarak tanıdıklarını ilan ettiler. Bu gelişmenin Kudüs’ün kaderini dolayısıyla da Filistin Devleti’nin geleceğini belirleyecek olumlu sonuçlara yol açacağı muhakkaktır.

Türkiye uzun zamandır İslam dünyasının sorunlarına karşı oldukça duyarlı bir diplomasi uygulamaktadır. Nitekim ABD merkezli araştırma kuruluşu Pew’un Orta Doğu'da yürüttüğü çalışmadan, bölge halklarının Türkiye’yi bölgede en çok etkisini artıran ülke olarak algıladığını göstermektedir. Yapılan Araştırmaya göre Ortadoğu ülkelerindeki insanların büyük çoğunluğu Türkiye’yi Rusya’dan sonra Ortadoğu’da etkinliğini artıran ülke olarak görüyor.

Türkiye hem tarihsel hem de kültürel gerekçelerle bağlı olduğu İslam dünyasına karşı her zaman olduğu gibi en ön safta üzerine düşeni yapmaya devam ediyor. Filistin meselesi Ortadoğu’da barışın gelmesi için mutlaka çözülmesi gereken en önemli meselelerin başında gelir.  Buna rağmen Uluslararası aktörler hem Filistinlilerin yaşadığı insan hakkı ihlallerine hem de Kudüs’ün statüsünün askıda kalmasına müsaade ederek, bu trajediye sessiz kalmaya devam etmektedirler.  Buna karşılık İslam dünyası, Gazze’nin yıllarca süren tecridine, Kudüs’ün işgaline ve Filistin’de yaşanan insan hakkı ihlallerine karşı iç kamuoylarını rahatlatmanın dışında bir şey yapabilmiş değiller. Elbette bir türlü, aslında bir “dünya” olmayı başaramayan Müslüman devletlerin ve aktörlerin büyük bir ihmali olduğunu unutmamak gerekir.

İslam dünyası diye bir dünya var mı ki, biz bu olmayan dünyadan Gazze’de yaşananlara, Kudüs’ün statüsüne sahip çıkmasını bekleyelim. Evet, bu oldukça soğuk, iç acıtıcı, kahredici, insanı derinden yaralayan sorunun cevabını biz Müslümanlar dürüstçe vermeden, ne Filistinlileri İsrail tasallutundan kurtarabilir ne de dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan, hakları gasp edilen Müslümanlara yardım edebiliriz. Olanlar karşısında sadece acizlerin yaptığı gibi koskoca İslam topluluğu olarak beddua eder, sokaklarda protesto gösterileri yapar, politikacılarımız duygu yüklü konuşmalar irad ederek bu vahşet operasyonları üzerinden iktidarlarını daha fazla berkitirler. Gelin hep beraber dürüstçe yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını vermeye çalışalım.

Evet, yeryüzünde siyasi bir güç olarak "İslam Dünyası" diye bir dünya var mı?

Burada “dünya” kavramını siyasal sınırlar ötesinde aynı dine inanan toplulukların potansiyel ve ortak güçlerini ifade etmek için kullanıyoruz. Ancak bizim burada kastettiğimiz, harekete geçmesini istediğimiz “dünya” ayrı siyasi sınırlar içerisinde, farklı siyasi ekipler tarafından yönetilen, İslam ülkelerinin, Müslüman toplulukların ortak problemlerini çözebilme konusunda ortak vaziyet alış biçimleri geliştirebilme yeteneklerinin var olup olmadığı ile ilgilidir.

Tarihi tecrübeye dayanan, bir arada yaşamayı kolaylaştıran bilgi setleri parçalanmış, örtülü referans sistemi deforme olmuş bu toplulukların haksızlıklar karşısında direnecek bir dünya inşa edemeyeceklerini söylemeye gerek bile yoktur. İster kabul edelim ister etmeyelim Müslüman topluluklarda tam da batılı anlamına uygun vassal ilişkiler üzerine bina edilmiş insani/toplumsal ilişkiler, din diliyle süslenmiş olarak otantik bir rasyonelliğe dayanmadığı gibi, meşruiyetini dinden almış din dışı bağlılıkların bin türlü uygulamasını görmek mümkündür. Hak arama bilincinin gelişmediği sadece manevi ilişkilerin vassallık bağlılıkları artırdığı bir ülkede ve toplumda, cemaat yapıları, aşiret yapıları, siyasi partiler; insan iradesini felce uğratan değerler olarak ortaya çıkar ve bütün bu saflık ve sahtekârlıkları din üzerinden meşrulaştırırlar. İşte zulüm karşısında sadece protestoyla yetinen, yöneticilerini İslam âleminin ortak problemleri karşısında harekete geçiremeyen, İslam ülkeleri ve toplumları gerçeği ne yazık ki bundan ibarettir.

Bugün Ortadoğu’daki devletlerin totaliter ve meşruiyetten uzak yönetim modelleri ile Müslümanların ortak bir “dünya” kurması oldukça zor görünüyor. “Totaliter-Bürokratik Diktatörlükler” ya da “Geleneksel Dini Monarşiler” şeklinde örgütlenen yapıların tabandan gelen taleplere cevap vermeleri ve bunu karşılamak için politika üretmeleri imkânsız gibidir. Suriye meselesi bir kez daha gösterdi ki, Ortadoğu’daki monarşilerin ve krallıkların ortak bir hedefte buluşması neredeyse imkânsız gibidir. Sünni bir coğrafyanın bile bir araya gelmesi bu kadar zor iken ve Filistin’de yorulmuş bir halk varken Trump’un bu kararı alması da oldukça manidardır.

Türkiye sahip olduğu demokratik devlet modeli ile hem Müslüman ülkelerin sorunlarına karşı duyarlı olmayı sürdürmekte, hem de aslında “bir dünya” kurma imkânının diplomatik ve kültürel enstrümanlarına sahip tek ülke olduğunu göstermektedir.

İslam dünyasını kurumsal olarak bir birine bağlayacak ve kültürel işbirliğini geliştirecek jeopolitik bir tasarıma öncülük edebilirse, Türkiye yalnızca Kudüs’ün değil Ortadoğu’nun da kaderini değiştirebilir. Fakat görülüyor ki bu, Ortadoğu’nun Türkiye’ye taşınması ile değil, Türkiye’nin sahip olduğu demokratik değerlerin Ortadoğu’ya taşınması ile mümkün olacaktır.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 15.12.2017 - 12:42 -1,680-
Bu sayfayı paylaşın :