+A A -A

Ramazan kültürü: Eski ve yeni kavramlar

-A A +A

İbadet ayı olan Ramazan, orucu ile insanı ve insanlığı keşfettirir. Hidayet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu ay olması hasebi ile de “akletmek, düşünmek ve keşfetmek” için o yüce kitabı, usulünce daha fazla okutur ve anlamaya sevk eder.

 
Ramazan, aynı zamanda mutlak bir paylaşım ayıdır. İnsandaki ihtirası törpüler, imkanı ve gücü oranında başkaları ile maddi ve manevi paylaşımı öğretir. Sonunda, kültürümüzde, bu kutlu günler bir kere daha yaşanır mı bilinmez diye, “İnşallah bizden hoşnut olmuştur” duasıyla uğurlanır.
 

RAMAZAN KÜLTÜRÜ

Ramazan aynı zamanda bir kültür ayıdır. Bütün Müslüman toplumlarda -ibadet hariç- farklı geçer Ramazanlar. Mesela Türkler, İslamiyet’i benimsedikten sonra, ibadetlerini İslami kuralların öngördüğü şekilde yaparken; gündelik hayatta yer alan bir de dini, özellikle de Ramazan kültürü geliştirmişlerdir. Ama ne kadar iç içe olursa olsun, zorunlu ibadet ile, bunun yanında gelişen dinî kültürü birbirine karıştırmamışlardır. Bunun en bariz örneği, herkese açık olan cami ile farklı meşreplere hitap eden tekkenin ayrı tutulmasıdır. Türk kültüründe, Hz. Peygamber’i anlatan en etkileyici metinlerinden olan Süleyman Çelebi’nin mevlidi, genellikle camilerde; musıkişinas mevlithanlar tarafından okunmasına rağmen; hiçbir zaman Kur’an’ın yerine konulmamıştır.

Son yıllarda ülkemizde yeni bir Ramazan kültürünün geliştiğinde şüphe yoktur. Elbette yeni bir çağda, yeni bir yaşama tarzı ve yeni ihtiyaçlar ile gelişmeliydi Ramazan kültürü. Öyle de oldu. Çarşı, pazarlar, cadde ve sokaklar, salonlar, alanlar, yeni imkan ve anlayışlar ile Ramazan’ı yaşıyor. Bütün bunlar, bir gün ya kalıcı olup kültürel bir mirasa dönüşecek veya yeni şeyler ile yer değiştirip, unutulacaktır. Gelecek nesillerden beklenen ise bu deneyimlere ibadet değil, kültür tarihinin bir öğesi olarak bakmalarıdır.

Peki biz geçmişten gelen birikime nasıl bakıyoruz?

ESKİ KAVRAMLAR

Günümüzde maalesef Ramazan kültürü konusunda bilgi ve kavram karmaşası yaşanmaktadır. Bu yüzden herkes bid’atını, hurafesini ve hatta keşif ve icadını eski kavramlara; özellikle Osmanlı dönemine dayandırmayı marifet saymaktadır. Oysa şimdilerde bilinmeyen bazı Ramazan kavramlarını gözden geçirip, bugünkü uygulamalar ile kıyaslayarak, bunların eskiyi ihya mı, yeniden inşa mı olduğunu anlamak mümkündür.

Osmanlı asırlarında Ramazan ayının girmesi müneccimbaşının hesapları ile takip edilirdi. Ayı görmek (ru’yet-i hilal) mümkün olmazsa; hesap devreye girerdi. Ramazan’ın girdiğine şüphe kalmayınca da kadı ilamı ile ilan edilir ve meşihat tezkeresiyle kayıt altına alınırdı. Nitekim, Kadir Gecesi’nin ilanı, bir Osmanlı kültürü olarak Hırka-i Şerif ziyaretinin başlatılması da bu hesaba bağlıydı.

Paylaşım kültürü alabildiğine yaygındı. Herkes bir başkasına iyilik yapma yarışına girerdi. Tabii bu fiilen mümkün değildi. Sokak iftarları yoktu ama konaklar, zenginlerin haneleri herkese açıktı. En önemlisi de vakıf imarethanelerinin fakirlere hizmet vermesiydi.

Elbette saray kamuya açık değildi. Ama sarayın herkese ulaşma usulleri vardı. Nitekim yaptığı yardımlar ve gönül alma hizmetlerini kavramlaştırıp, medenî bir usule bağlamıştı. Halkın en çok muhatap olduğu okul ve kışlalara, tekke ve dergahlara, kader mahkûmlarına saraydan gönderilen erzaka Ramazaniye denilirdi. Böylece bunun insandan değil, Allah’tan gelen bir lütuf olduğu hatırlatılırdı. İmaretlere, fakir-fukaraya gönderilen erzaka, her zaman kullanılan “taamiye, atiyye” kavramları yerine, Ramazan’da “tahsis” denilerek, zaruri ihtiyacın karşılanmasının ihsan değil, tabii bir hak olduğu vurgulanırdı.

Elbette maaşlı devlet görevlileri, memurlar, askerler de unutulmazdı. Ama onların gönlü “hediyeler” ile yoklanırken; arefe ve bayramlarda devletin bir lütfu olarak “in’am ve ihsan” alırlardı. Gönüllülere, vakıf çalışanlarına da “bahşişler” gönderilerek, gönülleri hoş tutulurdu.

Her biri dönemin medeniyet inşasına katkı veren ve ayrı maksatlar için kullanılan “iftariye, imsakiyye, sahurluk bedelleri; idiyye ve atiyye” kavramlarının felsefesini burada yapmak mümkün değildir. Ama bir konuyu daha hatırlatmak tarihi bir görev olacaktır.

Ramazan ayının kültür hayatını zenginleştiren huzur dersleri ve onların mukarrirleri (dersi yapanlar) ile çeşitli mekanlarda Buharî-i Şerif okuyucularının seçimine özel önem verilir, hediyeleri de ona göre olurdu.

Camilere vaizler, dersiamlar tayin edilirken, selatin camilerine, dergahlara musiki adabına aşina aşirhanlar, tespihhanlar, hafızlar tahsis edilmesi Ramazan ibadetinin değil, kültürünün bir parçasıydı. Son yıllarda sözü edilen cumhur müezzinliği ve hele enderun teravihi -okuduğumuz kaynaklara göre- mevzuubahis değildi.

Devamı için tıklayınız...

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 12.06.2018 - 13:42 -149-
Bu sayfayı paylaşın :