+A A -A

Sabite ve Değişkenlerimiz

-A A +A

                İSLAM dininin sabiteleri

DİNİN temel düsturlarını ve sütunlarını teşkil eden ve hiç değişmeyen esaslarıdır ki İMAN İBADET AHLAK ve TAAT dediğimiz konularıdır. Bu konuları KELAMCILAR “Usul” diye ifade etmişlerdir ki kısaca İÇTİHAT konusu teşkil etmeyen bu usul konuları dinin sabiteleri olarak anlaşılmaktadır.

Dinin sabiteleri dediğimiz İMAN İBADET AHLAK ve TAAT konuları insanlığın NÜBÜVVET tarihinde hemen hiç değişmemiş aynı kalmış ancak NÜBÜVVETİN şeriatı yani fıkıh-füru dediğimiz ŞERİATINDA-hukukunda kısmi değişikler olagelmiştir.

Bunun için denilmiştir ki “DİN in AMENTÜSÜ sabite ancak ŞERİATI değişken” olur diye ifade edilmiştir.

DİNİN “Füru” diye ifade edilen ve MUAMELAT bölümünü teşkil eden zaman mekan ve toplumsal şartlara göre kısaca “zaruratı diniye” olarak değişkenlik gösteren FIKIH bölümü ise DİNAMİK akışkan ve seyyal bir özellik taşımaktadır ki İSLAM hukuk tarihinde bu bölüm tam anlamı ile bir İÇTİHAT konusunu teşkil ede gelmiştir.

Konu İÇTİHAT olduğunda ise

“DİN usulünün” birkaç temel hükmünü burada ifade etmek gerekmektedir.

1.       Hakkında ap açık bir NAS bulunan konularda içtihada a mahal yoktur

2.       Bir şeyin HARAMLIĞINA apaçık ve net delil aranır ancak HELALLIĞINA delil aranmaz

3.       Eşyada esas olan İBAHA denilen MUBAHLIK ilkesidir

4.       DİNİN “usulünde” gaybe inanışta “nakil akla” öncelenirken “furuatında” muamelatında “maslahatlar” dikkate alınarak “akıl nakle” öncelemiştir

5.       MASLAHATLAR: Hiyerarşik sıralaması ile “CAN AKIL DİN aile-nesil ile mal ve ticaret güvenliğidir”

6.       İçtihat konusu teşkil eden ve muamelat dediğimiz FIKHİ konularda

İçtihada ehil olan MÜÇTEHİD “vahiy ve risalete” ters düşmeyecek “vahiy ve risalete” uygun düşecek şekillerde “düşünme eylemini” gerçekleştirerek REYİNİ-görüşünü, yorumunu bir metodoloji  ile yapabilecek ve problemi çözebilecektir.

Nitekim TEFSİR tarihinde “müfessirler” MÜTEŞABİH ayetlerin manalarını ifade ederlerken dahi farklı görüşlerini ortaya koyarak gelmişlerdir. Bu “tefsir usulü” geleneği de göstermektedir ki hem MÜTEŞABİH ayetlerin izahında MÜFESSİRLER hem de FİKHİ konularda MÜÇTEHİTLER farklı görüşler farklı kanaatler sergileyerek o günün toplumsal şartlarında DİNİ yorumlar yapa gelmişler ve toplumsal ihtiyaçlara cevap verebilmişlerdir.

Böylelikle hem bir TEFSİR geleneği oluşmuş ve hem de bir “İÇTİHAT usulü” ortaya çıkmıştır.

Burada ayrıca ifade etmemiz gerekmektedir ki HADİS disiplinleri konusunda HİCRETTEN yaklaşır İKİ asır sonra TEDVİN edilen rivayet metinleri ESAS alınarak hadis rivayetlerinin de “SÜNNET NASSI” olarak kabul edilmesi İSLAM fıkıh ve itikad tarihinde sıkıntılı bir dönemece girildiğinin de altını kalın çizgilerle çizmemiş gerekmektedir.

Burada söylenmesi gereken söz

HADİS diye gelen RİVAYETLERİN yani sözlerin “NEBEVİ sünnet” olarak algılanması İSLAM fıkıh tarihinde ilk PROBLEMATİK konusunu teşkil ede gelmiştir.

Çünkü NÜBÜVVETİN iki yönü bulunmaktadır birisi “nebevi sünnet” ki bu sadece SÖZ olarak anlaşılmaz fiil eylem ahlak tutum ve davranış olarak anlaşılır ki NEBEVİ SÜNNET bir davranış ve tutum geleneği olarak nebevi HAYAT tarzına nebevi yaşama biçimine bizler sünneti RASÜL ya da bu pratiğe RİSALET demekteyiz.

İkincisi de “beşeri sünnet” tir ki NEBİ nin bu fiilleri de toplumun bir bireyi İNSAN olarak yapıp ettikleridir ki şekli şemaili sakalı bıyığı kaşı gözü boyu bosu sarığı cübbesi kılığı kıyafeti gibi “şemaili şerif” olarak ifade edilen konulardır ki asla NAS olarak anlaşılmazlar. Bu konular NEBİ NİN beşeri ve fıtri yönünü teşkil ederler.

Böyle bir bakış açısında HADİS rivayetlerini toptan ret ya da SÜNNETİ inkar diye kasti bir tutum asla söz konusu değildir.

İkinci PROBLEMATİK

13 yüzyıl itibariyle artık “İÇTİHAT kapısı kapandı” denilerek

İSLAMIN fıkıh geleneği bir donukluk dönemine girmiş ve düşünme üretemediğimizden TAKLİT ÇAĞI olarak çok uzunca bir dönemde İSLAM fıkhı dinamik yapısını kaybederek hem uykuya yatmış ve hem de kabuk tutup tortulaşarak fonksiyonsuz kalmış ve İSLAM toplumlarında içtihata ehil olmayan taklitçi DİN softalarının ve din TACİRLERİNİN elinden ve dilinden toplumsal yozlaşmalara sahne olarak  kabul görmüş ve hala da görmeye devam etmektedir.

Üçüncü PROBLEMATİK ise

“SUFİ meşrep ekollerin” hemen tümünde görülen bu TAKLİTCİ dogmatik RİVAYETCİ inanış geleneği öylesine İTİKADİ kurumsal yapılar oluşturmuştur ki bugün hâlihazırda tüm tarikat ve cemaatler için söylememiz gerekirse BATINİ temelde oluşan bu İNANIŞ geleneği haşa NÜBÜVVETİN üzerinde bir VELAYET inanışı ile karşımızda devasa kütlesel bir inanış yapısı olarak durmaktadır.

Bir müntesip mürit: “ŞEYH imin karşısında bir MEVT gibi olduğumdan ve MÜRŞİDİM tüm hayatımı murakabe yapabildiğinden” diyerek İRADESİNİ başkasına ipotek yaptığından dır ki

Onun huzurunda haşa hiçbir söz söyleyemem hiçbir kelam edemem haşa MÜRŞİDİMİ asla eleştirememem sorgulayamam “her yaptığında bir KERAMET görürüm her söylediğini bir KEŞİF addederim inanışı” günümüz sufi meşrep MÜSLÜMANLARININ en temel İMAN-AMENTÜ probleminin PATALOJİK FIKIH anlayışı ile ÇARPIK bir yaşam tarzına dönüştüğünü de ifade etmemiz gerekmektedir.

                Son PROBLEMATİK konusu ise

“teopolitik akidelerin” siyasi rejimler olarak algılanıp uygulanması

İSLAM dünyasının TEVHİD ve TENZİH akidesini İMAMET ve HİLAFET diye kesin bir ayrışma noktasına sürükleyerek başlangıçta ŞİA nın başlattığı ve Emevvi ARAP asabiyetinin kemikleştirdiği bu AMENTÜ farklılaşması geleneği yaklaşık üç asırdır SELEFİ akımlar diye yeni bir teopolitik eksen etrafında bloklaşması hadisesidir.

Böylesi teopolitik İTİKADİ temeldeki SİYASİ akımlar MÜSLÜMANLARI siyaset MEZİRGANLARININ elinde biyonik canlılar şeklinde ve budala maymunlar olarak kurşun askerler yapabilmektedir. 

Bu yeni SELEFİ inanış geleneği belki de diğer problemlerin yanında İSLAM ın en tehlikeli siyasal ve sosyolojik sathını teşkil etmekte ve savaşın cepheleşmesini oluşturmaktadır.

                BİZLER

Bu dört PROBLEMATİK konularındaki görüşlerimizi şöylece özetle ifade etmek isteriz

a.       İÇTİHAD kapısı “düşünme eylemi” ile ehil MÜÇTEHİTLER tarafından sürekli olarak açık tutulmalı

İSLAM toplumlarının “zaruratı diniye” kapsamına giren MUAMELAT konuları VAHİY ve RİSALET temel referans kaynağı alınarak düşünme eylemi ile ÇÖZÜMLENMELİ dir

b.       HADİS külliyatlarını teşkil eden RİVAYET metinleri irdelenmeden selekte edilmeden NAS olarak ya da NEBEVİ sünnet olarak ele alınamaz ve algılanamaz

Hadis külliyatlarındaki rivayet metinleri Sünni Şii ve Selefi dünyada farklı AMENTÜLER teşkil etmekte parçalanmalara zemin teşkil etmekte ve kaçınılmaz savaşları tetiklemektedir.

c.       SUFİ meşrep inanışlarda VELAYET makamı olan ŞEHY ve MÜRŞİT tanımlanması asla NÜBÜVVET makamının üzerine konumlandırılamaz.

SUFİ MEŞREP halkaların tümü olan tarikatlar ve de cemaatlerin öncelikle DİNİN AMENTÜSÜ ile ŞERİATİNİN-emir ve nehiylerinin öğretilmesinden sonra dır ki SUFİ meşrep bir eğitime tabi kılınması esas olmalı AKIL KALP ve ZİHİN bütünlüğü teşkil edilmelidir

d.       “teopolitik rejimler” bir AMENTÜ konusu teşkil etmediğinden

İSLAM toplumlarının sosyolojik dinamiklerinin gerektirdiği ve şekillendirdiği SİYASAL yapı ve kurumlardır ki asla bir İTİKADİ konu teşkil etmezler

Ancak İSLAM ın YÖNETİM ilkeleri vardır ki ADALET ŞURA EHLİYET EMANET ve MASLAHAT ilkelerine riayet SİYASETİN esas ilkelerini teşkil etmektedir.

İSLAMDA : Asla “KURTARICI bir akide” söz konusu değildir.

Ne MESİHLİK ne MEHDİLİK ne ŞEYHLİK ve MÜRŞİTLİK makamı hiçbir zaman HİDKAYETE ERDİRİCİ bir makam ve KURTARICI yetki ve konum değildir

İSLAM toplumlarında sadece İÇTİHAT yöntemi ile TECDİT İHYA mücadelesi ve ULEMA nın “ilmi RUSÜH” geleneği vardır.

Üstelik NEBİ ve RESULLER dahi kurtarıcı rolle bir İMAN zerk etme makamında yetkilendirilmemişler sadece VAHYİ tebliğ etmekle ve davet etmekle yükümlü kılınmışlar MÜJDE ve İNZAR ile müjdelemişler kolaylaştırmışlar ve nefret ettirmemişlerdir.

NETİCE şu ki

DİNİ ALLAHA HAS kılarak DİNİN “sahih AMENTÜSÜNE” ve “evrensel NORMLARINA” rücu etmek esastır. “EHLİ KIBLE TEKFİR EDİLEMEZ” hükmü esas alınmak kayıt ve şartı ile

“Müçtehitlerin ve Mezheplerinin” “ŞEYH ve Mürşitlerin halkalarının” “tarikat ve cemaat mensuplarının” aidiyetlerinin bir AMENTÜ-İMAN konusu olmadığını ancak ihtiyaçlara göre CEVAZ veren dini bir görüş ve meşrebi bir ÇEŞİTLİLİK olduğunun farkındalığını ortaya koymak bir iman bir insan sorumluluğudur.

“ALLAHA ve RESULÜNE itaat VAHİY ve RİSALETE riayet” DİNİN özünü teşkil ederken

Düşünme eylemini gerçekleştiren “ilimi RUSÜH” erbabının İÇTİHAT eylemi de problemleri çözme yöntemidir

“ULÜL EMRE biat ın” SEÇİM esasına dayanan hürriyet zemininde sosyolojik tercihler olduğunun altını en kalın çizgilerle çizerek ifade etmekteyiz.

                DİNİN “reform” mantığı ile topyekûn GÜNCELLENMESİ diye bir konu asla yoktur. Böylesi bir tutum DİNİN Protestan laştırılması anlamına gelir ki bu davranış en temel bir İTİKADİ SAPMA olur.

Vesselam

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 03.04.2018 - 16:16 -2,472-
Bu sayfayı paylaşın :