Şarapnelin kopardığı kol ve toprağa damlayan kan

-A A +A

Münadiler davul çalıp, avazlarının çıktığı kadar bağırıyorlarDuyduk duymadık demeyin, Padişahımız Efendimizin fermanı var....!

Kutsal Cihat ilan edilmiştir..! Askerlik çağında olanlar, askerliğini yapmış olanlar silah altına alınacaktır. Duyduk duymadık demeyin ..! En yakın asker toplama merkezine uğrayın....!

Yaşı kemâle ermiş, 93 harbinin dehşetli anlarına tanıklık etmiş, acı tatlı bir hayat sürmüş olan Hüseyin Ağa  elini aklaşmış sakalına götürmüş, bir müddet düşündükten sonra tek oğlunu aynı zamanda evli olan Ahmet'ini Ağustos sıcağında buğday tarlalarından çağırmış, evladım git eve, hanımınla, çocukların Mehmet ve Aliyle kucaklaş, helalleş, azığını hazırlasınlar. Yarında arkadaşlarınla birlikte yola çık.. Haydi evladım iş başa düştü derken, gözlerinden yaşlar geliyordu.

Ağustos 1914. Aşkale'de toplanan yüzden fazla asker adayı dualarla, tekbirlerle Erzurum'daki toplanma  yerlerine uğurlanırken minarelerden Ezan'lar okunuyordu.

Ahmetler, Mehmetler ve daha nice yiğitler iki günlük yolculuktan sonra tarihi İpek yolunu takip ederek, Karabıyık Hanlarını, Evrenli hanlarını , Alaca Köyü'nü geçerek Ilıca'ya gelmiş, gece burada konakladıktan sonra  sabahın ilk ışıklarıyla birlikte  yola çıkmış, akşama doğru Erzurum'daki birliklerine teslim olmuşlardı.

Askerler toplandıkça kışlalarda yatacak yer kalmamış, ahırlar, merekler, kahvehaneler otele dönüştürülmüştü. Askerler bir taraftan talim yaparken, kışında ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Hani "yedi dağa, bir bağa" dedikleri gerçekleşmek üzereydi.

Karavana yetersiz, askerin üstündeki elbiseler ise yaklaşan felaketin habercisi durumundaydı. Osmanlı Devleti,  Birinci Dünya Savaşı'na girince Erzurum Cephe hattı olmuş, 9-10 ve 11. Kolordular  Allahu Ekber, Soğanlı Dağlarında, Horasan, Azap, Köprüköy hattında Ruslar ile göğüs göğüse çarpışamaya girmişti.

Eksi kırk derecedeki soğuklar, tipi, fırtına, kar yanında  açlık, susuzluk, bit, pire , tifo , tifüs tüm şartlar Ahmetlerin, Mehmetlerin aleyhine gelişmişti. Ölen, yaralanan ve esir düşenlerin sayısı gün geçtikçe çoğalıyordu.

Kışın dehşetli ayazında Köprüköy tepeleri top sesleri ile inlerken kulak zarları patlamakta, kurşun sesleri havada vızıldamaktaydı. Bir tarafta Allah Allah sesleri yeri göğü inletirken diğer tarafta Hurra sesleri etrafa yayılıyordu. Tam savaşın dehşetli anlarında  patlayan bir top mermisinden kopan şarapnel parçası Ahmet'in koluna isabet etmiş, yaralanmış, sol kolu kopmuş, yarı baygın halde düşmana esir düşmüş, tedavi için Kars'a oradan  Tiflis'e, derken Orta Asya bozkırlarındaki esir kamplarına gönderilmişti.

Ahmet aylarca süren aç- susuz ve uykusuz günlerden sonra diğer esirlerle acıklı bir sürgün hayatı yaşamaya başlamıştı. Aklında,  hayalinde evde bıraktığı eşi Ayşe, oğulları Mehmet ve Ali rüyalarını süsler olmuştu. Hep onları düşünüyor, kurtulacağı günün hayalini kuruyordu.   

Türkistan'daki Türk kardeşleri esir kamplarındaki Türk birer, ikişer kaçırıp Çin üzerinden Japonya'ya, veya Tanrı, Altay ve Himalaya dağlarını geçirterek Hindistan'a derken Avrupa'ya veya Basra körfezi yoluyla Anadolu'ya  göndermeye çalışıyor, gitmeleri için ellerinden gelen tüm yardımları yapıyorlardı.   

Ahmet ve bir gurup arkadaşı bir yolunu bulup esir kampından kaçmışlar, TaklamakanKarakurum çöllerinin dehşetli  gündüz sıcağından, gece ayazından geçerek, tanımadıkları coğrafyalarda güneye gitmiş, Himalya Dağları'nı aşarak Yeni Delhi'ye ulaşmışlardı.

Yolar uzun, yıllar geçmek bilmiyordu. Memleket hasreti burnunda tütüyordu. Kasabasından ayrılalı dokuz yıl olmuştu. Ahmet'in arkadaşlarından bir kısmı yollarda hayata gözlerini yummuş, geri kalanlar Bağdat üzerinden İngilizlerin kontrolünden geçerek Anadolu'ya ulaşmıştı.

Nihayet Ahmet  o acılı yılları geride bırakmış, aç, susuz, yarı çıplak, perişan bir halde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kasabasına girmiş, doğup büyüdüğü, eşini, çocuklarını, ana ve babasını bıraktığı ocağına doğru yürümeye başladı. Fakat yürüdükçe içinde bir ürperti başladı. Yanmış evler, yıkılmış kerpiç duvarlar, içinde korkunç fırtınalar oluşturuyordu. Ya kendi evleri yıkılmışsa, ya ana ve babası ölmüşse, ya eşi ve çocukları yoksa...!

Yüreğinden kopan fırtınalar ayaklarının dolaşmasına sebep olurken yüzünde göremediği tarif edilemez acının izlerini oluşturuyordu. Bir ayna olsa da bir cemalini göreydi... Belki kendiside korkardı. Nihayet acıya, daha fazla dayanamadı ve bir köşe başında yere yığılarak bedeni kas katı kesildi. Durumu gören mahalleli, saçı sakalı bir birine karışmış, bu tanıyamadıkları yabancının yardımına koştular. Bir yudum su içirip kendine gelmesini beklediler.

Neden sonra kendine gelen Ahmet etrafa solgun gözlerle bakarken acaba beni tanıyan biri çıkar mı diye epey bekledi. Artık geçen dakikalar içinde ümidi kesilmişti. Dile kolay dokuz yıl geçmişti. Askere giderken delikanlıydı. İki elide sapa sağlamdı. Şimdi ise saçları ağarmış, beli bükülmüş, tek kolu kalmış, yüzü kırış kırış olmuş, tüm acıların izini taşıyordu. Böyle birini kim tanıyabilirdi. 

Neden sonra kendine yardım edenlere sordu: Hüseyin Ağa diye birisini tanıyormusunuz? Onun Ahmet adında oğlu ve Ayşe adında bir gelini ve torunları vardı...!  

Mahalleli uzun uzun düşündükten sonra  öyle birilerini tanıklarını söylediler bu yabancıya. Ahmet'in gözleri birden ışıldamış, dizlerine fer gelmişti. Birden peki onlara ne oldu? diye söylenirken  etraftan belli belirsiz sözlerle Hüseyin ağanın oğlunun hasretine dayanamayarak öldüğünü, Rusların kasabayı işgal etmeleriyle birlikte kasabalının memleketlerini terk edip muhacir olarak gittiğini anlattılar. Ahmet peki geriye dönen olmadımı? diye sorunca aldığı cevap iyice tükenmesine sebep oldu. Giden gitmiş, gelende olmamıştı. Geçen saatler içinde büyük ümitlerle geldiği kasabasında kendini tanıyan biri bile çıkmamıştı..! Son bir gayretle evlerin bulunduğu sokağa yöneldi. Gözlerine inanamadı...! Geride kalan yıllar içinde baba evlerinden, çocukluğunda koşup oynadığı sokaklarından geriye eser bile kalmamıştı.. 

Boş sokaklarda ağlayan gözlerle dolaşırken  mahalleli  bu bir kolu olmayan saçı sakalı birbirine karışmış, tanımadıkları bu yabancıyı merak etmeye başladılar. Fakat kendileri Kafkaslardan gelen muhacir oldukları için  fazla bir şeyde sormadılar, soramadılar.

Ahmet yorgun adımlarla kasabanın tek kahvehanesine doğru giderken  gözünden dokuz yıl önce bıraktığı yaşlı babası, eşi ve çocukları, akrabaları ve şirin kasabası gözlerinin önünden sinema filmi gibi akıp gitmişti. 

Soğanlı Dağla'nın soğuğunamı, Rus askerlerinin esir muamelesi yaptıkları günleremi, Orta Asya bozkırlarının değişen hava şartlarına, Himalaya dağlarının yol vermez engellerinemi? Basra körfezinden yukarıya doğru kötü muameleye uğradıkları, İngilizin ettiklerinemi acısın ? Yoksa  Erzurum'dan gelerek kasabası olan yerde evlerinin yıkılmış olmasınamı? Babası ve ailesinden bir iz bile bulamamasınamı ağlasın?

Fırtınalar , fırtınalar,  fırtınalar ... 

Artık her şeyini kaybettiği, kendisini yabancı hissettiği öz kasabada duramazdı. Gitmeliydi... Akşam karanlık çökmek üzereydi. Son bir gayretle ayağa kalktı... Çocukluğunun, ailesinin yaşadığı kasabasına son bir gayretle baktı...

Gözleri yaşlıydı. Yüreği  acı içinde kıvranıyordu. Sırtındaki heybesiyle giderken kahvedekiler  nereye gidiyorsun? Gitme, kal demelerine aldırmadan yürüdü yürüdü...

Dudaklarından fısıltı şeklinde şu sözcükler döküldü: Efendiler ; nereye gittiğimi ne diye sorarsınız...! 

Ben size geldiğim yeri söyledim ya... Yetmezmi? Gideceğim yerin bundan sonra ne önemi var....

 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 09.10.2017 - 14:23 -213-
Bu sayfayı paylaşın :