+A A -A

Seyahat Notları VIII. Tarih çağırırsa duramazsınız: "Çıkayım, gideyim Urumeli'ne"

-A A +A

Yedi gündür Rumeli ve Balkanlar seyahatindeyiz. Beşbin km yol katederek sekiz ülkede bulunduk. Tarihimizde, Yaklaşık aynı dönemde gerçekleşen Tehcir ve Mübadele ile Anadolu'da demografik yapı değişmese idi bugün parçası olduğu coğrafyanın benzer nüfus etnik ve dini yapısını taşıyan Anadolu'nun da, Ortadoğu ve Balkanlar gibi içinden çıkılmaz bir kaos ve kargaşa içinde olacağı rahatlıkla öngörülebilir. 

İşte anlayamadığım bu: savaş sonrası taraflar devlet kurduğu halde nüfus değişimi niçin yapılmadı? Böylece oluşturulan ortamda baba katilinin ailesi ile birlikte nasıl yaşayabiliyor insanlar? Ya da ne kadar daha yaşayabilecekler böyle? Böyle olunca Serebrenitza Bosna'nın ama Htistiyan halka ait hale gelmiş Çünkü Müslümanlar ya katledilmiş, ya da sağ kalanlar terk etmiş! Hayır, olması gereken bu değildi. Süreç müslümanların Hesabına işlemesin diye plan yapılıyor. Ve asla Müslümanların lehine yürümesine izin verilmiyor. 
Türkiye'nin kuruluşunda olduğu gibi yapılmalıydı ki sağlıklı ve kalıcı barış olabilsin. Ama istemediler. O zaman Avrupa'da Müslüman ve Türk bir coğrafya çıkardı ortaya. Oysa, güya savaşı durduran kompradorların amaçları başkaydı. Sınırları özellikle Müslümanların huzursuz yaşayacağı ya da kendilerine muhtaç olacağı biçimde çizdiler. Erime, o nedenle devam ediyor. Burada siyasi güç her şey demek. Ve Almanya Kosova, Bosna, Makedonya'dan sonra görüyoruz ki Yunanistan'da da güçlü.
Dönüş yolunda Trakya'dayız yeniden. Burası mübadeleye konu oldu. Selanik ve Kavala Türklerden boşaltıldı. İstanbul hariç Anadolu Rumlar'ı buralara gönderildi. 
Tahinli kurabiyesiyle hala soframızda duran Kavala, burası. Ürgüp Rumlar'ı Kavala'ya yerleştirilmiş. Şimdi Kanuni Süleyman eseri olan kalede Yunan bayrağı, kemerlerin önünde Türklerin Kuzey Kıbrıs'taki Rumlar'ı katlettiği propagandaları var. Bu kanlı resmedilen tablo ile yapılan iftirayı görünce Kavala'da kahvaltı fikrinden vazgeçtik. 
Kavala, panoramik görüntüsü hoş bir sahil kenti. Plajları yanında Küçük Limanlarda özel yatlar ve balıkçı tekneleri ile Bodrum izlenimi veriyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yı Osmanlı'ya ilk isyan eden paşa olduğu için "Kral Mehmet" diye yüceltiyorlar. 
Kavala'nın arka sırtlarında, dağa bel vermiş Drama duruyor. Drama Köprüsü'nden geçmek gerek. Öyküsü şöyle: Burada askerlik yapan Debreli Hasan, askere eziyet eden komutanını dayanamaz vurur, sonra da kanundan kaçarak dağa çıkar. Pişmandır ama yapacak bir şey yoktur. Zengin Hristiyanlardan eşkiyalıkla paralarını alıp fakir Müslümanlara dağıtmaya başlar. Bu zengin Hristiyanlardan topladığı parayla bir de köprü yaptırır: Drama Köprüsü. Bu Türk Robin Hood'unun hikayesi, Debreli Hasan’a yakılan “Drama Köprüsü Bre Hasan” türküsünde yaşar halen: 
"Mezar taşlarını koyun mu sandın/ Adam öldürmeyi oyun mu sandın/ Drama mahpusunu köyün mü sandın/At martini Debreli Hasan dağlar inlesin/ Drama mahpusunda da Hasan namın yürüsün"
Ege'yi çağrıştıran sahil yolu boyunca Batı Trakya’da işte böyle yanık yiğitlik sesleri içinizde yankılanarak yol sürüyorsunuz. Trakya içlerine doğru ilerledikçe, yollar boyu atlarına, kağnılarına binmiş savaştan kaçan kadınlar, yaşlılar, çocuklar canlanıyor milyonlarla… Dramlar, acılar, viraneler… Tarih sizi içine doğru çekiyor.
Tarihe bakmak gerekli, fakat biraz geriye, Batuya dönelim; Selanik'i unutmayalım. Doğu Selanik, Mustafa Kemal'in doğduğu evi barındırıyor. Selanik sahile doğru geniş bir düzlüğü dolduran ferah ve kalabalık bir kent. Modern bir hayat karşılıyor sizi. Sahil yolu gezinti yapan halk ve onlara Pazar açan seyyar satıcılarla dolu. Park içinde ulusal kahraman saydıkları insanların heykelleri. 
Selanik'i gece gezmeyi tercih ettik. Kanuni'nin Beyaz kulesi ve Selanik kalesi görmeye değer iki tarihi eser. Yüzyıl önce bir Türkmen şehri olan Selanik bugün katıksız bir Rum kenti olmuş, Manastır gibi.
Manastır demişken, ilginç bir tespitimi de paylaşmak isterim. Samsun'da 2014 yılında tanıştığım Fesli Emmi dedikleri yaşlı bir vatandaşımız, Grebne'den mübadil olarak geldiklerini, akrabalarının Tekirdağ'ın Çorlusunda kaldığını anlatmıştı. Grebne, Kozana ve Cuması, Manastırın güneyindeki köyler. Osmanlı'da Manastır Vilayetinin Serfiçe Sancağını oluştururlardı. Bunların özelliği Türk olmayıp Türkçe de bilmeyen; Rumca konuşan, Rum kökenli Müslümanlar olmaları. Şimdi buradaki köylerde az sayıda Rumca konuşan Müslüman nüfus bulunuyor. Fakat bu Müslüman Rumlar Mübadeleye konu olmuşlar. Çünkü Rum oldukları halde Osmanlı için Türklerle birlikte savaştılar. O nedenle Onlara, Latince "Patriyotlar" denildi. Patriyot vatansever demek. Patriyotların eski vatanını dün, Yeni yurdunu bugün gördük. Şimdi mübadil patriyotların yeni kuşakları Rumca bilmiyormuş. Tekirdağ başta olmak üzere yerleştikleri Trakya'da halen Patriyot aileleri olarak tanınırlar. Misak-ı Milli'nin neden vatan sınırını belirlerken "Türklerin yaşadığı" demeyip "Ahalisi Arap olmayan Müslümanların yaşadığı topraklar" şeklinde tarif etmesi bu bilgilerle anlam buluyor.
Yola devam edelim...
Yemek için bizi yine Trakya'nın şirin Gümülcine'si pakladı. Komotini adıyla anıyor Yunanlılar. Her dükkan, neredeyse her insan Türkçe konuşuyor. Adım başı cami ve tatlı bir Trakya ağzı ile güzel Türkçeyi işitiyorsunuz. Bir Anadolu kasabasında ne varsa hepsi burada var. "Torku bulunur" ilginç duyurulardandı, büfe ve marketlerde. 
Sanki, buraları mübadelede boşaltmayan Atatürk'ün Hatay gibi geri alma düşüncesi varmış gibi geliyor, duruma bakınca.
Trakya... Tatlı belamızdır bizim. Selanik Ordusu, nam-ı diğer Hürriyet(!) Ordusu buralardan gelip imparatorluğun yıkılışını başlattı. 
Hürriyet nasıl bir tutku ki 5 asır sonra bile imparatorluğun kubbesinde dalgalanan hürriyet çığlıkları Ohri’den, Manastır’dan, Selanik'ten gelmiş yine. Keşke o sefer de sesleri kendilerinin olsaydı bu can yiğitlerin. Hürriyet değil mesele. Dramımız: bizden cesetlerde başka ruhların olmasıydı. Zaten İttihat ve Meşrutiyet kadar Cumhuriyet de bir ‘Urumeli rüyası’ ve Trakyalıların eseri.

Osmanlı’yı, at sırtında kaba güçle toprak işgal eden göçebe cahiller diye gösterenler kör değilse hain olmalı. Buralarda gezerken Rumeli Fetih güzergâhını görme, tespit etme imkanı oldu. Bu yol, tarihi ‘Roma Yolu’ olan "Via Egnetia’dır! Bu bir tesadüf olamaz.
Kendisinden 16 asır öncede kalmış bir yolu bilmek kimin harcıdır! Şimdilerde ‘know how’ denilen bu bilgi ve kültüre sahip olanlar elbette üstün olacaktır! Via Egnetia, Roma’nın iki başını; Konstantinopolis’i Roma’ya bağlayan İpsala üzerinden –şimdi sadece şanlı kebapçı adı olarak Anadolu'da tabelaları görülen/ Edessa ve Florina üzerinden Arda Nehri boyu Adriyatik’e uzanır. "Arda boylarında canlar bıraktım" türküsü bu tarihi yolun fethe açılışının yansımasıdır aslında.
Egemenliği böyle bir ulaşım eksenine yaslarsanız, Roma’ya açılan kapıya girdiniz demektir. Sicilya’ya böylece burnunu uzatan Türklerden Vatikan boşa korkmamış! “Arda boyları” türkülerimiz ve Arda isimli yavrularımız dedelerinin kızıl elmanın yolu yaptığı Via Egnetia ile irtibatlarını bugün bilir mi acaba?
Balkan seyahatimiz Makedonya’ya doğru Batı Trakya ile başladı, Makedonya üzerinden Batı Trakya'nın kalan yerleri ile bitiyor.
"Çıkayım gideyim Urumeline/ selam edeyim Beylerbeyi'ne" deyip yol alınacak bir coğrafyamız burası.
Batı Trakya, tarihimizin laboratuvarı. Gümülcine’si, Manastır’ı, Selanik’iyle kan ve barut, ihanet ve entrika, sadakat ve kahramanlık, edebiyat ve fikir çekişmeleri, dernekler, öğrenci ve subay hareketleri, komitacılık, darbecilik, milliyetçilik ve batıcılık… demek. Tarihimizin bir çipe işlenmiş hali sanki bu küçük coğrafya. Burası yoksa, yakın tarihimiz de yok, hatta Sabatay Sevi üzerinden Selanik etkisi üzerinden yorumlarsak: Bugünkü dünya bile yok olur. Hiç de öyle önemli yerlermiş gibi durmuyor şimdi. Alelade, alakasız, kabuğunun içinde bir coğrafya.
Tarih, üç asır birlik sağlayamayan toplumların eriyerek veya ezilerek yok olup silindiğini anlatıyor. Trak’ların öyküsü de öyle: 300’de dağıldılar, 600’de yok oldular. Trakya, ‘Trak’ların ülkesi demek. Traklar M.Ö. binli yıllarda İskit Türkleri ile beraber bu topraklara yerleşmişler. Yazısı olmayan, medeniyet ve birlik kuramayan bu topluluk birlik de sağlayamayınca yaşamlarını tarih zamanla silmiş. İsimleriyle anılan topraklarda bile onlardan haberi olanlar neredeyse yok artık. Sözü kendimize getireceğim: Balkanlardaki Müslüman ve Türk varlığı tarihinin son yüzyılına girerken Arnavutluk, Bosna ve Kosova Müslümanları kalıcı olma şansını yakaladı. Teker, şükür ki tersine döndü. Darısı, gerisine.
Batı Trakya’da milattan önce İskit Türklerinin başlattığı iskan, 4. Yy.da Hun, Avar, Peçenek ve Kuman Türklerinin yerleşmesiyle sürdü. 15. Yy. ile birlikte, iki yüzyıldır sürmekte olan Fener Patrikhanesinin Slavizm politikası sonuç verdi; bölge halkı Slav kimliğine büründü. Germen ve Grek olan bu Hristiyan bölge halkı, Osmanlı akıncılarına yardım eden bu kadim Türk unsurlara toptan “Pomak” adını verdi. “Pomağa”, Slav dilinde “Yardım eden” demek. Yani, kibarca “İşbirlikçi” demişler bizmkilere. Nüfusa oranları yüzde 50’nin altına hiç düşmemiş olan Pomakların yardımlarıyla geriden gelen Haçlı desteklere rağmen Osmanlı bu bölgeleri zorlanmadan alabilmiş. Bugün iki bin yıllık tarihin nüfusça en düşük Türk nüfus oranları var bölgede. 
Edirne Lala Şahin’le, Gümilcine Evronos Bey’le, Dimetoka I. Murat’la anılsa da bu fethin arkasında Osmanlı’nın istimalet(gönül alma) siyaseti ile birlikte serdengeçti alperenlerinin sade ve samimi bir tasavvuf teknesinde yunmuş gönüllerinin kılıca hükmedişi ile Bizans’ın köhne düzeni ve peyderpey yerleşen bu Türk unsurların nüfus birikiminin de büyük etkisi olmuştur. Bu yönüyle bakınca Osmanlı’nın Anadolu’dan gönderdiği Türkmenlerin iskanının, Türkleşme değil daha çok İslamlaşma amaçlı olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Ohri’yi, Üsküp’ü, Manastır’ı, Edirne ve Kırklareli’yle birlikte Bulgaristan’a Ayastefanos’ta verenler, Edirne’den geçmedi de Ohri’den, Manastır’dan niye geçtiler? Niye vaz geçsinler? Nitekim Batı Trakya Osmanlı’ya yeniden verilmişti. Sebep, önce Rodop Türk Mukavemet Hareketinin, sonra Trakya Müdafaa Hukuk Hareketinin mücadeleleriydi. Arda nehri Güneyi Osmanlı’nın her bakımdan hakkıyken, zulümlere bırakıldı bu kıymetler. Direndiler. Devletler kurdular. Ama tutunamadılar. Arkaları boştu, Haçlı azmanların kucağında yapayalnızdılar. Göçler, ölümler, kıyımlar, zulümler… Sanki tarih bir gel-git şeklinde işliyordu ve ‘gel’ bitmiş, ‘git’ başlamıştı.
Şimdi, sanki ‘gel’ diyor tarih yeniden. Tarih çağırdı mı, duramazsın. Kaderin demektir o.
“Tarihin başı döndü, kuruldu yine Babil,
Kulelerin başında her yürek bir ebabil..” 
Trakya renkli topraklar. Biz buraları çok sevdik. Yunanistan'da bize alışık bir halk olduğunu fark ettik. Yadırganmıyoruz. 
Ancak yolculara uyarı: AB'ye alındığından ötürü Yunanistan pahalı. Bütün Balkan gezimizde yol için 46 Euro ödemenin 22'si Yunanistan'da, geriye kalanı diğer 7 ülkede...
Makedonya'da her 10 km'de bir yol parası ödüyorsunuz. İnsan "Görmemişin bir yolu olmuş" demeden edemiyor. Üstelik 1 Euro veriyorsunuz bir sürü kağıt Denar veriyorlar. Hele Sırbistan'da! 2 Euro verdim, bir tomar para üstü verdi görevli. 
Yakıt ve herşey için Makedonya ve Bosna en ucuz, en güvenilir ve en kalitelinin birleştiği yerler.
Yolculuğumuzun sonu geldi. Bugün artık yurda giriş yapacağız. Hedefimiz Yavuz Selim Köprüsü üzerinden İstanbul'u trafiğini görmeden aşarak Sapanca'ya kadar ulaşıp, orada konaklamak.
Ankara'ya yol böylece kolaylaşmış olacak.
Yolculuğun sonunda başta Makedonyalı Mustafa ailesi olmak üzere Karadağ'da Ergin Beye, Bosna'da Mislim Bey, kızı Agnesa ve oğlu Alban'a, diğer aile fertlerine, adını zikredemediğim tüm dost ve tanışları teşekkürle yad ediyorum.
Heyecanlarımı, düşünce ve izlenimlerimi paylaştığım Seyahat Notlarım ile meşgul ettiğim dostların, hoşgörüsünü umuyorum. İnan'ın benim için de cep telefonundan, araç kullanarak, gezerek, ziyaret et dernek süren yoğun gündelik program içinde zor oldu. Ama severek yaptım. 
Sürç-ü lisan eyledimse, affola.

 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.08.2017 - 09:55 -455-
Bu sayfayı paylaşın :