+A A -A

"Vefatının Üçüncü Yılında Mehmet Ağabey"

-A A +A

                Değerli okurlarım. Hukuk Fakültesi son sınıfta iken, Mehmet Çetin Ağabeyin vefatının üçüncü yılında, “Vefatının Üçüncü Yılında Mehmet Ağabey” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıyı Yeniden Milli Mücadele Mecmuasının 21-28 Şubat 1978 tarihli sayısında buldum. Yazdıklarım, o günkü samimi düşüncelerimdi. O yazıyı da, anılar çerçevesinde buraya alıyor ve değerli okurlarımın ilgisine sunuyorum.

                Şubat ayının 27’siydi. Günlerden Perşembe. Yıl 1975. Mehmet Ağabeyin vefatını bugünün saat 16.00-17.00 sularında öğrendim.

                Hukuk Fakültesi mezuniyet imtihanlarına hazırlanıyordum. Cuma günü son dersin imtihanına girecektim.

                Ders çalıştığım evde pek bunalmıştım. Yalnızdım. Yalnızlığın ne manaya geldiğini bir kere daha derinden anlıyordum. Ders çalışıyordum. Bir mücadelecinin ders çalışmasının ne kadar “zor bir iş” olduğunu bilenlerdendim. Belki iştirak etmeyenler olabilir. Ders çalışmak bana cephe gerisi faaliyeti gibi geliyordu. Bu bir hisdi, duyguydu… Silah arkadaşların cephede düşmanla süngü süngüye harbetsin, sen, cephe gerisinde yine savaş için çocuklarla, kadınlarla, ihtiyarlarla bir şeyler yap. Kardeşlerim mücadelenin ön saflarında her gün daha ileri hatlara ulaşmaya çalışırken, benim evde oturup ders çalışmam, işte böylesi bir cephe gerisi faaliyetine benziyordu. Hamdolsun, şimdi o günler geride kaldı. Allah (C.C.) aynı duyguyu hissedenlere kuvvet versin.

                Evde ders çalışmaktan fevkalade sıkılmıştım, çok bunalmıştım. İçimden “yarın da geçse de bu iş bitse” diye dûa ediyordum. Sonucu düşünemiyordum artık.

                Evden çıktım. Rüstem Paşa Öğrenci Yurdu’ndaki bir arkadaşımın yanına gittim. Niyetim, hem biraz hava almak hem de arkadaşımla imtihanın son hazırlıklarını gözden geçirmekti. Kafamdaki darmadağınık düşüncelerle yürüdüm. Nihayet yurda vardım. Arkadaşımın kaldığı odaya girdim, selam verdim. İçerde 4-5 kişi vardı. Arkadaşım yoktu. İçerdekiler bana hoşbeş ettikten sonra kimi aradığımı sordular. Anlattım. “Biraz bekle, gelir” dediler. Oturdum.

                İçlerinden biri “Nerede kalmıştık” diye söze başladı ve başladı anlatmağa. Anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… Bir konuyu tartışıyorlardı. İki fikir çarpışıyordu. Tarafları tanımıyordum. Son derece heyecanlıydılar. Birisi tek başınaydı. Diğerleri buna karşı birlikte hareket ediyorlardı, fikirlerine birlikte karşı çıkıyor, birlikte hücum ediyorlardı. Sık sık müdahalede bulunuyor, konuşmasını kesiyorlardı. Bunlar medeni bir diyalogdan ziyade kendi monologlarını sürdürme taraftarı görünüyorlardı. Beriki “Sözüm bitmedi, kesmeyin, dinleyin” diye nazikâne uyarılarda bulunmak zorunda kalıyordu. Kendinden emin konuşurken büyük bir heyecan ve ruh hali seziliyordu. Muhataplarına “Anlaşıldı mı, burası böyle mi, şurası şöyle mi” gibi tekrarlarla ikna ederek konuşuyordu. Hiçbir meseleyi atlamıyordu.

                Bu kişiyi de tanımıyordum. Fakat başarıyla savunduğu fikirlere başından beri aşinaydım. “Yeniden Milli Mücadele” mecmuasının değerli bir okuyucusuydu bu genç. Sonradan öğrendiğime göre üniversiteye yeni girmişti. Bu delikanlının ateşli konuşmaları ve büyük bir iman ve kararlılıkla fikirlerimizi savunması karşısında dersi falan unuttum. Bu değerli okuyucumuza karşı garip bir mahcubiyet hissettim kendimde. Bu güvene layık olmalıydık, daha fazla çalışmalıydık.

                Bütün sıkıntılarım dağıldı. Yerini ebedî kurtulmak üzere, yarınki imtihana hazırlanmak heyecanı almıştı. Daha fazla cephe gerisinde kalamazdım. Her geçen saniyeyle birlikte daralan zamanımı imtihan saatine kadar ders çalışmakla geçirmeliydim. Arkadaşımı beklemeden, selam bıraktım, ayrıldım.

                Küçük çaplı bu gezi iyi gelmişti. Biraz hava almıştım. Ruhum bir takım sıkıntılardan arınmıştı. Bedenim de İstanbul’un terinden arınsın dedim, banyoya koştum. Elimde havlu, tam içeriye girecekken kapı zili çaldı. Açtım. Gelen yazı kadrosundan bir arkadaştı. (Hüseyin Gülerce.) Elinde yazı makinesi ve birkaç gazete vardı. O saatlerde eve hiç bu şekilde gelmek âdetimiz değildi. Bu sebeple “Hayrola Ağabey! Bir şey mi oldu?” diye sordum. Gelen, hafif titrek bir sesle “Başımız sağolsun! Mehmet Ağabey Hakk’ın rahmetine kavuştu” dedi.

                İnanmamıştım, inanamadım. Şaşılacak şey ama üzülecekken gülmüştüm. Etrafımda derin bir boşluk hissettim. Düşüncem durmuştu sanki!

                İşte, Mehmet Ağabeyin vefatını bu şekilde öğrendim.

                               DURUŞUYLA EĞİTEN İNSAN

                Mehmet Ağabeyle tanışıklığımız çok az sürdü. Geç tanışmıştık. Aksine ecel onu erken yakalamıştı.

                Onu tanıyanlar, pek çok yönünden bahsederler. Mücadeleyi nasıl başlattıklarını, üniversite hayatını, öğretmenlik yıllarını, Afyon’daki çalışmalarını anlatırlar. Ve davamız için kucaktaki Halime’siyle, kundaktaki Mustafa’sını nasıl bırakarak İstanbul’a geldiğini söylerler. Mehmet Ağabeyin o yıllarına ait fazla bir şey bilmem. Bildiklerim duyduklarımdan ibarettir.

                Ben burada yerimiz elverdiği ölçüde duyduklarımın naklinden ziyade yakalayabildiğim ve önemli bulduğum yönlerinden bahsetmeye çalışacağım.

                Hakkında söylenen “Duruşuyla eğiten insan” sözüne aynen katılıyorum. Duruşuyla, mimikleriyle, hadiseler karşısındaki soğukkanlılığıyla gerçek bir eğitici idi. Çoğumuzun heyecanla karşıladığı bazı olayları o, gülerek karşılardı. Hadiselerin gelişmesini beklerdi.  Onun bu tavrı, bize zorluklar karşısında “sabretmeyi” öğretirdi.

                               YA HAYIR SÖYLE YA SUS!

                Devamlı düşünen bir hali vardı. Yüzü fazla gülmezdi. Bununla beraber arada bir gevrek kahkaha attığı da olurdu. Kutadgu Bilig’in müellifi Yusuf Has Hacib, eserinin ilgili bölümünde “Bilgili İnsan”ın vasıflarını sayar ve “Bilgilinin yüzü gülmez, onun yüzü her vakit düşünceli ve çatıktır” der. Bilgisiz insanın da “Daima sevinç içinde katıla katıla” güldüğünü söyler.

                Yusuf Has Hacib sorar: “Bilgili insan bu kaygı içinde nasıl güler?”

                Mehmet Ağabeyi bu sözle özdeşleşmiş bulurdum. Belki Türkiye’nin içinde bulunduğu anormal durum karşısında gülemiyordu. Yarın için, yeni hedefler için yeni şeyler düşünmek zorunluluğu vardı mücadeleciler için. “Bir millet ıstırap içinde inlerken, onun evlatları rahat edemez” demişti. Rahatına düşkün olanlar, acı duymayan, sorumluluk hissetmeyenler gülebilirlerdi ancak. Hatta nara da atabilirlerdi bunlar. Olaylara gözünü kapayan, kulaklarını tıkayanlar gülebilirlerdi. Hatta nara da atabilirlerdi.

                Söz açıldı devam edelim. Allah (C.C.) ona rahmet etsin, Yusuf Has Hacib, “bilgisiz insan”ı  “dağ keçisi”ne benzetir. Ona, “dağ keçisi gibi debelen, dolaş” der. Müellif insan nefsinin farkındadır. “Sözü doğru söyledim, o sert ve acı oldu; doğru söze tahammül eden akıllı insandır” der. Merhum Akif de “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” demez mi?

                Nedendir bilmem, Mehmet Ağabey fazla konuşmazdı. Bir arkadaşımdan onun “Hadis” ilmi üzerinde çalışmış olduğunu duymuştum. Hadis “İmanı olan ya hayır söylesin, ya sussun” buyurmuyor muydu? “

                Ağzından hep karar duyardık. Yanlış kanallara sevkedici söz işitilmezdi ondan. Usûl dışı herhangi bir telkin ve tavsiyede bulunmazdı. Herkesin kendi işiyle meşgul olmasını isterdi. Tavrı bu idi. Takdiri ise, kardeşlerine güvenmesiydi.

                               BOŞ VE FAYDASIZ ŞEYLERDEN ÇEKİNİRDİ

                Düşünerek söylerdi. Manasını düşünmeden söz söylemezdi. Bu noktadaki tavrı, Cenabı Peygamber’in “Manasını düşünmeden söz söylemeyin” buyruğuna denk düşerdi. Cenabı Peygamber, “İnsanlara akıllarına göre konuşun”. “Bir insan, manasını düşünmeden bir söz söyler ki, o yüzden Cehennemin şark ile garb arasındaki mesafeden daha uzak bir yerine düşer” buyuruyordu.

                Mehmet Ağabey, gerekli ve doğru sözü söylerdi. Sükûtu tercih ederdi. Yine Yusuf Has Hacib’ten bir söz. Hacib, bu noktada nasihate evvela kendinden başlar: “Ey Yusuf! Gerekli ve doğru sözü söyle, gereksiz sözü gizle, onun zararı dokunur” der. Kısaca ifade etmek gerekirse, Mehmet Ağabey, Allah’ın kelamıyla ifade edelim, “Boş ve faydasız şeyden” çekinirdi, yüz çevirirdi. Her türlü “boş ve faydasız” şeyden.

                Dikkat çekecek kadar nezih ve nazikti. Kapıyı açıp kapayışı, içeri girmeden önce ayak paspasında pabuçlarını temizleyişi bile netti. Çalışırken odaya girmezdi. Bir işi varsa onu görür, hemen çıkardı. Hal hatır sormayı ihmal etmezdi.

                Ziyaret için evimize gelmişse erken gitmeye çalışırdı. Beraberindekilere, “Hadi gidelim de çocuklar uyusun” derken merhametliydi. “Şefkat” kelimesi onun bu tavrında hakiki anlamını bulurdu.

                Mehmet Ağabeyin daha pek çok yönüne işaret etmemiz mümkün. Ama hissetmek şartıyla.

                Şüphesiz Mehmet Ağabey de her insan gibi bir insandı. Hataları var mıydı? Varsa, Allah (C.C.) taksiratını affetsin. Biz onu ancak hayırla yâd ederiz. Rahmetle anarız.

                Tanıyabildiğim Mehmet Ağabeyi karakterize eden en belirgin çizgiler bunlardı. Son bir ilaveyle Mehmet Ağabey “prensip” adamıydı.

                Vefatının üçüncü yıldönümünde onu rahmetle anıyoruz. Ruhuna kardeşlerinden Fatihalar, Fatihalar, Fatihalar.

1 yorum var.

Allah Rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun İnşallah. Aradan yıllar geçmesine rağmen güzel insanlar hep iyilikleri ile anılıyor. Bu dünyada bir eser bıraktı ise ne mutlu o güzel insanlara. Eşek ölür, kalır semeri İnsan ölür, kalır eseri.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.06.2018 - 09:18 -541-
Bu sayfayı paylaşın :